Tag Archives: zaman

5 Eksenli Hayat Münasebetleri

ilis
  • 1,just 1
  • 1-on-1
  • 2-on-1
  • Everyone-on-1
  • Groupie

Hayattaki ilişkilerimiz tamamen bu 5 eksende ilerliyor, dönüşümlü.

1,just 1 sezonlarımız yalnızlıktan başımızın döndüğü, sevgili-arkadaş gibi birilerini deli deli aradığımız dönemler oluyor. Bu dönemin fazla uzaması durumunda insanın şakülü kayabilir, ayı çıkabülü daş düşebülü..

1-on-1 evresinde sabit bir kişiye karşı sevgi beslenir falan. Hani böyle monogamik takılırsın, platonik takılırsın, ilişki insanı olursun. bu ilişkinin reklamını yaparsın tabi ki, herkesi sonsuuuuuuz bir ilişkin olduğuna inandırarak. 1 kişiden kaynaklı 3493857259045 dert ile boğulup yine de façayı bozmamaya çalışmak da bu evreye denk düşer.

2-on-1 diyince bir algı sorunu yaşanabilir ancak burada bahsettiğim 2-kadın-1-adam klişeleri veya bunların yansımaları olan durumlar. Başka bir paralelden gidecek olursak arakdaş gruplarında da kutuplaşmak örnektir bu 2-on-1 zamanlarına. 3 kişilik kız grubunda 2-güzel-1-çirkin bölünmesi durumunda çirkin olan kızcağıza yazık olur mesela.

Everyone-on-1 sürecinde herkes ve her şey düşmanıdır bünyenin. Ya da herkese ve her şeye karşı sevimsiz bir ısrarcı kin beslemektedir kişi. Çok üzerinde durmak istemediğim bir süreç. Ühü-hü-hü!

Groupie ise bir önce bahsettiğimiz Everyone-on-1 sürecinin ilahi adaletle yoğrulmuş hali.Sadece insancıklar değil, yeryüzündeki mahlukat , hatta God Himself – ki kıdem sırasunda malumunuz en yukarıda, çeşitli zamanlarda oyuna çok feci dahil olur ve tabi ki gücü-kendinden olduğu için senin onun karşısında bir skor elde etmen tahayyül bile edilemez. Hamdü senalar olsun.

So?

hayattaki ilişkilerimiz = hayat ile ilişkilerimiz

Genel

Çocuklardık, Parlak Yıldızlardık O Zaman! – Uniquen

Ofisimdeyim…Tanrım ne güzel bir duygu.

Ofisimdeyim, ofisimdeyim, ofiste…

İşe başladım. Hem de çok afili bir şirkette. Şirketin çok özel ve güzel bir politikası var. Çalışanlar büyük çoğunlukla 18-23 yaş arasında, bir üst kademede az sayıda 23-28 yaş arası çalışan var ve ben o gruptayım. En üstte yaşları 45-70 arası değişen çok değerli bir grup mevcut. Biraz önce gelip telefonumu sonra da internetimi bağladılar. Bomboş bir masa ile karşılaşınca öyle panikledim ki bir süre odanın ortasında durup algılamaya çalıştım olan biteni. Yani yıllar boyu okuyup adam olmak deyiminin geldiği son nokta burası mı şimdi dedim kendi kendime. Takvim mi asmalıyım fotoğraf mı yapıştırmalıyım? Bir çerçeve koysam mı acaba, sahi kalemliklerimi nasıl dizmeliyim? İşte bütün bu sorular aynı anda beynime hücum edince yavaşça koltuğuma oturdum ve düşünmeyi yasakladım kendime. Birkaç dakika boşluğa daldım ve boşalttım karışan düşüncelerimi.

Belki de on seneden fazla süre kendimi sırf bunun için afyonlamıştım. Pazar günleri sabah hep bir gün bu hale gelebileceğimi ve artık rahatça uyuyabileceğimi hayal ederek kalkıp deneme sınavlarına koşturmuştum. Ortaokuldan itibaren işte elimde tutuğum ofisimin anahtarlarını alabilmek için sürünün içinde sürüden ayrılmaya çalışmıştım. Bazen test çözmekten yorulduğumda, her şeyi bırakıp hayal etmeye başlardım. O zaman TRT’de hafta sonları güzel filmler olurdu akşam kuşağında. Oradaki gençlerin hayatları hep cezp ederdi beni, hafta sonu yapılan pijama partileri, arkadaşlarla gidilen kamplar ve Pazar günleri evin arka tarafında kalabalık komşu gruplarıyla güle oynaya yenen barbeküler… işte bir gün bunların benim de hayatımda olup olmayacağını ya da var olsaydı nasıl olabileceğini hayal ederdim.

Benim gençliğim ise okuldan sonra gidilen dershaneden akşam vakti eve dönüş, tabi o saate kadar herkes akşam yemeğini yediği için sonradan ısıtılan yemekleri tek başına kaşıklama, eksik konuları soru çözerek tamamlama ve o hafta sonu yapılacak deneme sınavında sınıftaki diğer arkadaşlarımdan kötü almamak için birkaç deneme çözmekten ibaretti. Neyse ki üniversitede durum biraz daha insancıl bir boyut kazandı, ancak yeri geldiğinde sabahladığım projeler de oldu, hatta ÖSS’ye uzun derken üçer saat süren finallerde cebelleştiğim de. Bana öyle geliyor ki bu ülkede benim yaşlarımda olup benden çok da farklı bir gençlik yaşayan yoktur. Hepimiz aynı tornadan geçtik ama sahi nasıl bir sözleşme imzalatmışlardı bize bunların en başında? Ben hatırlamıyorum ya siz?

Din derslerinde hocamızın bizi imana getirmek için kullandığı bir hikaye geldi aklıma :D

O zaman için puta tapan birini Müslümanlığa geçirmek için ikna etmeye çalışırlar, ki yanılmıyorsam Hz. Ali’ydi . (Ben de din kitaplarındaki hikayeleri kaynak göstermeye başladım ya daha ne diyeyim  :D )  Puta tapan sorar ‘Bana her şeyi anlatıyorsunuz da ya öbür dünya diye bir şey yoksa?’ der. Karşısındaki de anlamlı anlamlı bakar ve ‘ya varsa?’ diye sorar. Ve adam hemencecik orada ikna olur kelime-i şahadet getirir. Bize de çalışkan bir öğrenci olur ve sınavlarımızda yüksek başarılar alırsak çok önemli insanlar olacağımız söylendi ve biz de hemen inanıp başladık koşturmaya ama sorarım size ‘ya yoksa?’

Diyeceksiniz ki ‘dostum, sen değil misin nihayet ofisimdeyim, yıllardır beklediğim an geldi diyen.’

Tamam dedim, ama ya bu durumu coşkuyla kabullenip şükretmem hataysa? Hemen bir gözlemimden örnek verip açıklayayım o halde;

İki gündür yolum Kızılay’dan geçiyor hem de tam işten çıkma vaktinde. Dolmuş bir ileri bir geri ilerlerken camdan seyrediyorum devlet dairesinden çıkan teyzeleri ve amcaları. Sıraya girmiş eve gitmek için servis bekleyeni de var, sıkışık trafikte kendi arabasıyla evine ulaşmaya çalışanı da. Peki ama ne için bunca hır gür? Cevabı basit; yaşamımızı idame ettirebilmek ve çocuklarımıza güzel bir hayat verebilmek için. Ve o sırada hırsız kediyi kuyruğundan yakalayıverdim. Ne dedin? ‘Çocuklarımıza güzel bir hayat verebilmek için.’ Hımm… yani çocuklarımız iyi okullar kazansın diye sabah, akşam, hafta içi, hafta sonu gidecekleri dershanenin, özel hocanın ve kitaplarının masraflarını karşılayabilmek için. Sonra iyi üniversitelerde, en iyi yurtlarda, arkadaşlarından hiçbir eksikleri olmadan yaşayabilmeleri için ve sonra… sonra ülkemizde hiç bitmeyen krizden onların da nasibini alıp birkaç ay işsiz gezdikten sonra umduğunu değil bulduğunu yemesi için. Sonra bu bulduğuyla parayı biriktirip evlenmesi, çocuk yapması ve zamanında beklediğimiz kuyruklarda bu kez onların aynı nedenle beklemesi için… ‘Çocuklarımıza güzel bir hayat verebilmek için.’

Ben niye bu ofisteyim? Daha iyi bir yaşam standardı, daha iyi bir kariyer derken en sonunda gelip nihayete eriyor; ‘Çocuklarıma güzel bir hayat verebilmek için.’ Herkesin aynı amaç için bu kadar amaçsız ve anlamsız yaşaması içimi burkuyor evime doğru adımlarımı sıklaştırırken. Çünkü ben ailem bana güzel bir hayat verebilmek için sabah akşam çalışırken güzel bir çocukluk ve güzel bir gençlik yaşamadım, en azından o çok özenerek izlediğim TRT filmlerindeki çocukların ve gençlerin hayatı gibi değildi.

Ve ben nasıl safça inanabilirim çocuklarıma böyle bir düzen içerisinde güzel bir hayat verebileceğime?

İşte bu nedenle inanmayınız öyle coşkuyla ofisimin anahtarını elimde sallayarak bir o yana bir bu yana koşturduğuma, benim ki yalnızca çocukça bir avuntu. Sırf ‘Her şey boşaymış kızım yan derdine!’ diyen iç sesimi bastırmak için söylediğim bir şarkı. Ama en azından bu son bir haftada hayat bana çok güzel bir şey daha öğretti. Kendi kendime niçin bu ofisteyim niçin çabalıyorum dediğimde, ‘sadece ve sadece kendim için’ cevabını vereceğim. Hayattaki hiçbir mevkii ya da hiçbir işi sahiplenmeden yalnızca yaşayamadığım gençliğimin ve çocukluğumun acısını çıkartacak kadar para kazanıp çocuklarımı bu işe bulaştırmayacağım. Eğitim sisteminin onları kullanarak bir yerlere getirmesini değil, onların eğitim sistemini kullanıp bir yerlere gelmesini umacağım. Kendi adıma, bu anlamsız düzenin içine bulduğum tüm çomakları sokup başka bir düzenin mümkün olacağı günleri dileyeceğim.  Ama gün gelir de ‘Anne, bir dershane parası ver de gideyim.’ derse çıkarıp veririm herhalde ama tek isteğim o tür şeylere ihtiyaç duymayacağı bir yaşamda dünyaya gelmesi…

P.S: Kendimi hiçbir şeyden zevk almayan nemrut bir kişilik gibi göstermek değil niyetim. Sadece birazcık daha çırpınıp öyle pes etmek istiyorum o kadar. ODTÜ az da olsa biraz isyankarlık bulaştırmış kanımıza ne yapalım :D  Ayrıca hiçbirimizin o yurtdışında yaşam standartları yüksek, zevk-ü sefa içinde yaşayan, parti parti dolaşıp, spor yapan ve enstrüman çalan gençlerden daha asosyal ve beceriksiz olduğumuzu düşünmüyorum. Öyle olamadıysak bir sebebi var diyerek paylaşmak istedim o kadar. Kurulu düzenlerden bağımsız, ‘güzel’ bir gençlik ve yetişkinlik dönemi geçirmeniz dileğiyle…

Uniquen…

Genel

İşte Öyle Bir Şey – Uniquen

Her şey zaman bağı ile birbirine bağlıydı… En özet haliyle ‘Zamanya’ kitabının ilk sayfalarını okuyup, halıyı seyre dalmaya başladığımda ilk aklıma gelen cümle buydu. Ya geçmişte yaptığım her şeyi geri sarabilseydim ve daha farklı davransaydım ne olurdu?

Bir dostumun önerisi üzerine bütün kitapçılara sorduğum ama yalnızca D&R’da bulduğum bir kitap Zamanya. Kitabın konusu tam olarak yukarıda bahsettiklerimle ilgili değil. Benim sorunum daha çok Butterfly Effect filmini izledikten sonra dank eden durumun bir benzeri,o kadar. Madem kitaptan da bahsettik sonuna kadar gidelim o halde. ‘ZamanyaYiğit Kulabaş’ın ilk romanı. Bundan başka bir kitabı var mı bilmiyorum. Zaten pek tanınır olmamasında yatıyor asıl güzellik.

Bugüne kadar özellikle kıyıda köşede kalmış kitapları bulmak ümidiyle kitapçılarda saatler geçirdiğimi hatırlarım. En çok satanlar ve yeni çıkanlar vitrini bana hep sanki karanlık eller tarafından kitapçılara hususi olarak gönderilmiş ve kolilerinin üzerinde ‘İnsanlar şu dönemde işte bu kitaplarla yönlendirilecektir, hatta dünyayı işte bu kitapların serileriyle allak bullak edeceğiz.’ yazan notlar bulunan kitap yığınlarıymış gibi gelir. Tabii ki saçma bir düşünce ama hangimiz her zaman mantıklı olabiliyoruz ki? İşte ben de kendi çapımda temiz beynimi korumak için mümkün mertebe popüler olmayan kitapları bulmak için kıyı köşe dolaşırım. Hepsini bulmak ve okumak mümkün olmadığından arkadaşım böyle bir kitaptan bahsedince hemen almaya karar verdim.

Kitap, yaz boyunca iş aradığım için bana çok da yabancı olmayan bir konu üzerine yazılmış. Kitabın ana karakteri Kerim adında iş arayan bir genç. Bir gün CV’sini hazırlarken standart CV’lerin çok da açıklayıcı olmadığını fark eder. Bir süre düşündükten sonra hayattan tek beklentisinin mutlu olmak olduğunu (tıpkı benim gibi :P ) ve o zamana kadar yaşadıklarının özeti olarak zamanı ve hayatı seven bir genç  olarak kendini tanımlamasının doğru olacağını düşünerek CV’sine aynen yazar. Zaman adlı şirket mülakat için onunla görüşme yapmak istediğini bildirir ve roman başlar. Dört kıtada ve on iki ayrı şehirde pek çok kişiyle görüşme fırsatına sahip olur. Öte yandan ev arkadaşı Selim normal bir işte sabah 8:00 akşam 18:00 çalışan birisidir. Kitap özet olarak Kerim ve Selim’in zamanlarını karşılaştırmalı olarak anlatıyor aslında ve Kerim karakteri aracılığı ile de zaman kavramını daha ayrıntılı düşünmemizi sağlıyor. Dediğim gibi henüz kitabın çok başlarındayım bitirdikten sonra daha okkalı şeyler yazabilirim, o yüzden kısa keseceğim. Ama okuduğum kadarıyla herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

Gelelim kitabın ben de şimdiye kadar yarattığı başka bir etkiye.

Şimdiye kadar en hayran olduğum insanlık icadının zaman olduğunu anlamış bulunmaktayım. Öyle ya zaman olmasaydı nasıl anlayabilirdik neye ne kadar hazır olmamız gerektiğini. Benim içimdeki çocuk büyüyüp sorumluluk alması gereken bir yetişkine nasıl dönüşürdü zaman olmasa? Söz gelimi, sıraya girer miydik ehliyet almak için yaş sınırı 18 olmasa ya da yine aynı heyecanla içer miydik ilk biramızı? Yaş kemale ermeseydi evlenmek ister miydik acaba? Biz nasıl olduğunu bilmeden zaman akıp gitseydi ve biz yaşadığımız yaşlarımızı sayamasaydık ne olurdu düzgünce sıraya dizdiğimiz o hayat yolumuz?

Bir başka açıdan bakınca da yine ihtişamıyla büyüledi beni zaman. Bugüne değin hep zamanın omuzları üzerine yüklemiştim mutsuzluklarımı, örneğin yanlış zamanda karşılaşmıştım o çok hoşlandığım çocukla (bir finalimin hemen öncesinde çay almış kantinde çıkarken) sonra zamanım olmadığı için doğru dürüst bir kulübe bile üye olamamıştım üniversite öğrenimim boyunca hatta yeterli zamanı bulamadığımdan Koray’a yollayacağım yazı da gecikmişti. :) Zamanı suçlayıp aradan çıkmak çok kolaydı ama bir düşününce bütün o mutsuzluklarımı ve kalp kırıklarımı yine zamanın o ılık suyu ile yıkayıp iyileştirdiğimi hatırladım. Kendimi çaresiz hissedip, ruhumun karanlık yollarında kaybolduğumda yine zaman imdadıma yetişmişti ve kulağıma eğilip ‘Sakin ol! Her şeyin bir zamanı var.’ diye fısıldamıştı. Teoman’ın dediği gibi hem yaram hem de yara bandımdı zaman benim.

Zaman

Bütün bunların sonunda zaman dediğimiz o akan çeşme bana kimi zaman gürleyeceğini kimi zaman kuraklık çekeceğini hatırlattı bu kitap vasıtasıyla. ‘Bir daha 22 yaşında olmayacaksın güzelim, zaman gürleyerek akarken yanı başında, onun kıymetini bil.’ dedi kovboy; barın kenarına yaklaşıp ağzındaki samanı dişlerinin arasında gevelerken. Yani onu daha dikkatli kullanmam gerektiğinin yeniden farkına vardım ve paylaşmak istedim. Zaman akıp giderken ve biz de onu para gibi harcarken hayattan bize gereken asıl şeyleri alıp almadığımızı sorgulamamı sağladı.

Son olarak kader dediğimiz şeyin zincirleme bir zaman reaksiyonu olduğunu iddia etmeye başladım.  ‘Zamanya’ kitabını kitapçıda elime aldığım sırada yan tarafımda dikkatlice aldığım kitaba bakan o delikanlı ile göz göze gelip gülümsememiz bile zamanın çapkın bir oyunu gibi geliyor şimdi bana. Öyle ki. “Eğer şu gün şöyle davranmasaydım şimdi şöyle olmayacaktı” lar dizilmeye başladı arka arkaya. Neyse sizin de ‘zamanınızı çaldım’ karmakarışık düşüncelerimle, bir nebze olsun farkındalık yaratabildiysem ne mutlu bana. Beni düşündüren asıl nokta kendimin bu farkındalığın bilinciyle ne kadar süre yaşayacağımda gizli. Yaşadığınız her andan keyif almanız dileğiyle…

Uniquen