Tag Archives: doğa

OfficePOD – Home Office

op1

Gelecekteki çalışma şeklimiz bu olur mu bilmem ancak OfficePOD hayatımızı değiştireceğini iddia ediyor.

Bilmem kaç katlı binalarda tıkılıp kalmak..

Her gün trafikte zaman harcamak..

Çalışma ortamındaki negatif etkenler..

Bütün bunları ortadan kaldırıp yerine “evinizin rahatlığı” , “çevreye duyarlılık” ve “yüksek verimlilik” gibi artılar getireceğini iddia eden OfficePOD’a bir göz atmaya ne dersiniz?

Yukarıdaki fotoğrafta bir duşakabin gibi durduğuna bakmayın, OfficePOD aslında “home-office” çalışan ve evinde bunun için bir yer ayırmakta zorlananlar için ideal bir çözüm.

op2

op3

op4

Aslına bakarsanız gayet güzel tasarlanmış bir çalışma ortamı.

Ancak ben ofis ortamında yaratılan sinerjiye inanıyorum sanırım. (Evet henüz işsizim ancak staj süresince buna inanmıştım :D )

Daha fazla bilgi için http://www.officepod.co.uk/

Genel

Dünya’da Bir Yerde – Uniquen

Yeşil ekranların meşhur olduğu bir dönemdeyiz ya bu aralar, eline mikrofonu alanlar kendilerini keşfedilmemiş köylerde, sahil kasabalarında bulup ‘Burası da kirleniyor mu?’ diye bir soruyorlar muhtara. O da şaşkın ne desem diye düşünürken habere zeval gelmesinden korkan muhabir tekrar atılıyor lafa ‘Tarım, hayvancılık bitti diyorlar devlet pek bakmıyor buralara galiba.’ diyip veriyor gazı. Muhtar da düşünüyor, şimdi devlet büyükleri falan izler de ‘Haa buralarda her şey güzelmiş biraz daha unutalım biz bu köyü.’ der diye korkup, ‘Haklısın çok zor burada durumlar, yani destek bekliyoruz.’ gibilerinden laflarla dert yanıyor.  Sonra yine aynı muhabirimiz pansiyonda gördüğü turistlerle konuşurken Türkiye’yi sevip sevmediklerini merak etmeden yapamıyor ve soruyor.  Turistler de ayıla bayıla kaçıncı gelişleri olduğunu artık yerleşmeyi düşündüklerini ve boş zamanlarında köylülere yardım ettiklerini falan anlatıyorlar yarı İngilizce yarı Türkçe. Biraz önce ağlaşanlar bizimkiler değilmiş gibi muhtarla muhabir göğüsleri kabara kabara ‘Yaa, işte cennet vatanımız var, böyle bulup geliyor gâvurlar.’dercesine bıyık buruyorlar.

Gülüyorum.

Tamam, diyelim ki niyetin gerçekten o kasabayı tanıtıp ihya etmek ama biraz yaratıcı biraz farklı olsan daha güzel olmaz mı?

Hazır yazılar köyden, kasabadan ve doğal yaşamdan gidiyor derken bugün bir gazetenin hafta sonu ekinde okuduğum bir haberden bahsetmek isterim. Gençlerin yardım amaçlı fakir ülkelere gidip değişik deneyimler kazanarak geri dönmenin planlarını yapması bizim ülkemizde öyle çok sık rastlanan bir şey değildir. Yaz tatili başladı mı genellikle amca, teyze, halanın yanına yollanırız biraz değişiklik olsun diye. Biraz şanslıysak şöyle bir hafta ailecek tatil yapar sonra evde oturup pineklemeyi doğal karşılarız. Oysa dünyanın bizim mahallemizden daha geniş bir yer olduğunu ve yaşayabileceğimiz farklı deneyimlerin illa çok para ile olmayacağını düşünmek pek aklımıza gelmez. Banu Tuna bununla ilgili bilgilendirici çok güzel bir yazı yazmış. Avrupa Gönüllü Hizmeti adında üniversite öğrencileri (18-25) için oluşturulmuş sadece Avrupa’da yapılan kamplardan ve Uluslararası Gönüllü Çalışma Kampları adında dünyanın dört bir yanında hizmet vermekte olan kamplardan bahsetmiş. 3 haftadan 12 aya kadar sürebiliyormuş.

Gönüllüler

Bu şekilde dünyayı baştanbaşa dolaşabilirsiniz bile. Nasıl gideriz biz oralara, cepte para mı var demeyin hemen, barınma, yiyecek, ulaşım, sigorta ve az miktarda kişisel harcamaları karşılıyorlar. Size kalan ise geri dönünce ‘Ben Sudan’dayken…’ diye başlayan ve askerlik anıları misali bitmeyen hikâyelerle arkadaşlarınıza hava atmak. Bunun yanında biraz da hayatın farklı yönlerini öğrendim, çok etkilendim ve artık yeni bir hayat felsefem var diyecek kadar etkilenirseniz de yanınıza kar kalır. Şimdiden söyleyeyim ben araştırmalara başladım ve gitmek niyetindeyim. Hazır gençlik feneri sönmemişken dünyanın başka başka yerlerine de ışık tutalım değil mi ama? Kim bilir belki gelecek sene bu sıralar yazılarımı muson yağmurları altında dünyanın bir ucundan Koray Caner’e ulaştırmak için uğraşıyor olurum.  O da gitmemden istifade yerime başka birini alırsa, dert değil biraz süt tozu biraz bisküvi keyfimi yerine getirir kanımca…

Uniquen…

Koray Caner’e Not: Herkes hayaller kurar, planlar yapıp kararlar alır ancak çok az kişi bunu gerçekleştirecek adımlar atar. Bir akşamüzeri site için yapmak istediklerini o çok sevdiği Starbucks’ta anlatırken onun bu heyecanına katılmamak imkânsızdı. Her zaman yaptığım gibi hemen dâhil ettim kendimi plana. O da kapılarını açtı içeriye buyur etti beni centilmence. Bakalım bizimki ne yapacak derken ideallerini ne kadar ciddiye aldığını bu siteye daha ilk girişimde görmüş oldum. Ben biraz haremin mahreminde gizli kalacağım ve elimden geldiğince her konuda sana destek olmaya çalışacağım.

Siteni görünce aklıma bir anım geldi.

Üniversite’deki Fizik dersi asistanım ev arkadaşını trafik kazasında kaybettikten sonraki hafta laboratuara gelip hayatla ilgili bir yazı yazmamızı istemişti. Ben de onu düşünerek bir şeyler yazıp vermiştim, ertesi hafta ismimi söyleyip kim olduğumu sordu. Yanıma geldi, uzun uzun baktı ve dersin bitiminde gözlerimin içine bakıp ‘yazından çok etkilendim Uniquen, yolun açık olsun.’ dedi. İşte şimdi de ben senin yaptıklarına bakıp diyorum ki, sen fark etmesen de çok güzel şeyler yapacaksın dostum, yolun açık olsun…

Genel

Evden Uzakta – Uniquen

Sabah erkenden kalkıp bavulumu hazırlamaya başladım. Büyük bir şehirde yaşıyorsanız biraz da farkındalık içindeyseniz bir süre sonra o şehrin yapmacıklığı canınızı sıkar ve kaçıp gitmek gelir içinizden. Dolmuşların anlamsız dur-kalkları ve kavgaları, otobüs duraklarında zaman harcayan insanlar, kafelerin sokak tarafına oturmuş güneş gözlüklerinin ardında cadde boyu yürüyen insanları yan gözle kesenler, oyun kafelerinde saatlerce play station oynayanlar, bütün bunları bir süre gözlemleyince içim sıkılır ve şehir yaşamından nefret etmeye başlarım. Facebook’ta yeni bir video ya da ileti var mı acaba diye gezinerek doldurduğumuz saatler, neredeyse bir haftada tükettiğimiz yeni şarkılar, hatta çarçabuk kurulup unutulan arkadaşlıklar bile başlı başına bir sebeptir kaçmak için. Bir film setine sıkıştırılmış gibi yaşadığımız kısa hayatlarımızı, birbirini tekrar eden günlerimizi ve en sonunda yapayalnız bir apartman dairesinde son bulacak yaşamlarımızı hayal edip ürperdikçe daha da büyüyerek benliğimi sarar kaçma duygusu.

İşte valizimi hazırlayıp yola çıktım ben de, memleketten gelen bir nikah davetiyesinden başka hiçbir bahanem yoktu üstelik kaçış için. Hemen özgürlüğe ve farklılığa bilet sayılan bu nikah davetiyesini çantamın ön gözüne koyup, memlekete giden ilk otobüse bindim ve pencereden seyre daldım bize uzak yaşamları.

Toros’ların kenarına bir gerdanlık gibi yerleştirilmiştir bir yere doğru yol almakta otobüs, bense Konya yolunun bozkırını, susuz cansızlığını ve çaresizliğini çoktan geride bırakmışım. Yolculuğum artık çam ağaçlarıyla çevrili bir tarafı dağ bir tarafı uçurum dar bir yolda ilerlemekte. Konuşmalar artık şiveli, çocuklar derme çatma taş evlerin avlularında oyun oynamakta. Televizyon, internet, cep telefonu, kafeler, market alış verişi çoktan peşimizi bırakmış. Burada insan hala tek geçerli iletişim aracı. Otobüsteki birçok yolcu birbirini tanımakta hatta şoförü bile. İstanbul ve Ankara’daki apartman komşularının yabancılığını yaşayan biri olarak diyebilirim ki kendinizi evinizde hissetmenize neden olacak kadar sıcak bir ortam var yolculuğumda.

Otobüsten indiğimde beni karşılamaya gelmiş iki kişi elimdeki valizlere sarılıp bir yandan da yolculuğumu sorarken düşünüyorum büyük terminallerdeki yalnızlığımı, güvensizliğimi ve en önemlisi korkularımı. Çıkış kapısını bulma korkusu, taksiye binme en önemlisi taksinin plakasını bir yere not edip cep telefonum elimde evime ulaşma telaşımı hatırlayıp gülümsüyorum.

Akşam vakti demlenmiş çay kokan ahşap, yüksek tavanlı 100 seneden fazla ayakta kalmış bir evin eşiğinde buluyorum kendimi. Burada zenginlik lüks evde yaşamaktan çok, geniş ve eski evlerini hala koruyabilenlerin sahip olduğu bir sıfat. Yaşlıların elleri öpülüyor, hayır duaları alınıyor senelerce görmediklerimizi tekrar hatırlamaya başlıyoruz. ‘Falancaların oğlu nerede? Çocuğu evlenmiş diye duydum en son.’ diye başlayan muhabbetler kenarda kendi halinde çalışan televizyonun büyük şehirlerdeki saltanatını söküp atıyor ve değersiz bir araç haline getiriyor.

Evden Uzakta

Horoz sesiyle uyanıyorsunuz sabah ama öyle sırf siz hayata biraz daha tutunur gibi yapın diye kurulmuş yapmacık doğal tatil köylerindekilerden farklı olarak değişik yerlerden geliyor sesler, ahşap gacır gucur eden balkona çıkıp temiz havayı çekiyorum ciğerlerime. Burada çoğu kişi işine yürüyerek gidiyor çünkü ilçenin iki ucu tamamını yarım saat yürüyerek geçebileceğiniz kadar uzak birbirine. En iyi iletişim aracı camdan birbirine el işareti yapmak ya da camdan cama seslenmek. Sofralar hep kalabalık, herkeste hayatı memnun bir kabulleniş var. Şikayetlenme, daha fazlasını isteme ya da bulunduğu ortamı beğenmeme gibi bir şey hiç yok. İnsanı en çok rahatlatan şey de bu olsa gerek. Huzurlu bir ortamda yaşayabilmek. Sırtlarında yarı uykulu çocukların olduğu eşekler, arkalarında beyaz başörtülü yaşlı ninelerle bağa gitmek için yola çıkmışlar. Hemen dışarıya atıyorum kendimi, çocukluğumdan anımsadığım eski evlerin her birini yeniden görebilmek için başlıyorum gezinmeye. Yavru kedilerle oynayan yalın ayak kafa kabak çocuklar, ektikleri sebze, meyveyi sulamak için bahçelerine suyolu yapan kadınlar. Kendi halinde evlerin önünden akıp giden berrak arıklar. Meyveleri dallarda sallanan çeşit çeşit ağaçlar. Bütün bunlar yeniden hatırlamanızı sağlıyor yaşamın asıl amacını. Yaşam sadece çalışılacak bir işin güvenliği için seneler boyu kursların sınavların arasında hayatımızın tüm dakikalarını ziyan etmekten çok, bize sunduğu ama göremediğimiz bolluğu ve bereketiyle ruhumuzu doyurup onu en temel haliyle yaşamamız gereken bir şeymiş gibi geliyor insana yani en azından bir süre. Çünkü burada arabanız olması gerekmiyor, televizyonunuz, cep telefonunuz, dolmuş ya da otobüs paranız, bilgisayarınızın olması bile gerekmiyor yaşamak için. Her şey evde yapılabilir durumda ekmek, içecek, yiyecek hatta giyecek bile. Çat kapı gelen komşularla sohbetler, sokakları dolduran çocukların gürültüsü insan olduğunuzu hatırlamanızı ve insanoğlunun hayatı kolaylaştırmak için icat ettiği o araç gereçlere şehirdekiler gibi bağımlı olmamanın keyfini çıkarmanızı sağlıyor.

Peki, ben bu yazıyı niye yazdım?

Çünkü teknolojiyle ilerlediğimizi düşünürken, birçoğumuz ruhumuzu doyurmak için daha az çaba sarf ediyoruz. Özellikle benim gibi üniversiteli bir işsizseniz ya da tüm umudunuzu üniversiteden sonra bulunacak bir işin size getireceği imkânlara bağlamışsanız mutsuzluk ve hayal kırıklığı size çok yakın demektir. Daha iyi bir iş, daha çok kazanç daha lüks ev daha iyi araba daha üst model telefon derken televizyon koltuğunda hipnotize olmuş gibi dizi izleyen, abur cubur yiyen ve başkalarının hayatlarına imrenen zavallılara dönüşmemek elde değil. Öyle ki yakında nasıl komşu olunur başlıklı kitaplar rafların en çok satanlar kısmında olacakmış gibi bir his var içimde. Böyle küçük yerler ise ummadığımız zamanlarda bize yaşam destek ünitesi oluyor ve varlığımızın gücünü yeniden hatırlayıveriyoruz. Kendimize saygı duymayı ve sürüden ayrılabilme gücünü kazanıyoruz. Metropolünüze döndüğünüzde ise hiçbir şey sizi öyle çok üzemiyor çünkü hayatta her şeyin bir araç olduğunu anlıyorsunuz. Kendinizi bulmanız ve mutlu olmanız için geliştirilmiş bağımlı olmaya değmeyen basit araçlar.

Uniquen…