• Blog
  • About
Evden Uzakta – Uniquen
21/08/2009

Sabah erkenden kalkıp bavulumu hazırlamaya başladım. Büyük bir şehirde yaşıyorsanız biraz da farkındalık içindeyseniz bir süre sonra o şehrin yapmacıklığı canınızı sıkar ve kaçıp gitmek gelir içinizden. Dolmuşların anlamsız dur-kalkları ve kavgaları, otobüs duraklarında zaman harcayan insanlar, kafelerin sokak tarafına oturmuş güneş gözlüklerinin ardında cadde boyu yürüyen insanları yan gözle kesenler, oyun kafelerinde saatlerce play station oynayanlar, bütün bunları bir süre gözlemleyince içim sıkılır ve şehir yaşamından nefret etmeye başlarım. Facebook’ta yeni bir video ya da ileti var mı acaba diye gezinerek doldurduğumuz saatler, neredeyse bir haftada tükettiğimiz yeni şarkılar, hatta çarçabuk kurulup unutulan arkadaşlıklar bile başlı başına bir sebeptir kaçmak için. Bir film setine sıkıştırılmış gibi yaşadığımız kısa hayatlarımızı, birbirini tekrar eden günlerimizi ve en sonunda yapayalnız bir apartman dairesinde son bulacak yaşamlarımızı hayal edip ürperdikçe daha da büyüyerek benliğimi sarar kaçma duygusu.

İşte valizimi hazırlayıp yola çıktım ben de, memleketten gelen bir nikah davetiyesinden başka hiçbir bahanem yoktu üstelik kaçış için. Hemen özgürlüğe ve farklılığa bilet sayılan bu nikah davetiyesini çantamın ön gözüne koyup, memlekete giden ilk otobüse bindim ve pencereden seyre daldım bize uzak yaşamları.

Toros’ların kenarına bir gerdanlık gibi yerleştirilmiştir bir yere doğru yol almakta otobüs, bense Konya yolunun bozkırını, susuz cansızlığını ve çaresizliğini çoktan geride bırakmışım. Yolculuğum artık çam ağaçlarıyla çevrili bir tarafı dağ bir tarafı uçurum dar bir yolda ilerlemekte. Konuşmalar artık şiveli, çocuklar derme çatma taş evlerin avlularında oyun oynamakta. Televizyon, internet, cep telefonu, kafeler, market alış verişi çoktan peşimizi bırakmış. Burada insan hala tek geçerli iletişim aracı. Otobüsteki birçok yolcu birbirini tanımakta hatta şoförü bile. İstanbul ve Ankara’daki apartman komşularının yabancılığını yaşayan biri olarak diyebilirim ki kendinizi evinizde hissetmenize neden olacak kadar sıcak bir ortam var yolculuğumda.

Otobüsten indiğimde beni karşılamaya gelmiş iki kişi elimdeki valizlere sarılıp bir yandan da yolculuğumu sorarken düşünüyorum büyük terminallerdeki yalnızlığımı, güvensizliğimi ve en önemlisi korkularımı. Çıkış kapısını bulma korkusu, taksiye binme en önemlisi taksinin plakasını bir yere not edip cep telefonum elimde evime ulaşma telaşımı hatırlayıp gülümsüyorum.

Akşam vakti demlenmiş çay kokan ahşap, yüksek tavanlı 100 seneden fazla ayakta kalmış bir evin eşiğinde buluyorum kendimi. Burada zenginlik lüks evde yaşamaktan çok, geniş ve eski evlerini hala koruyabilenlerin sahip olduğu bir sıfat. Yaşlıların elleri öpülüyor, hayır duaları alınıyor senelerce görmediklerimizi tekrar hatırlamaya başlıyoruz. ‘Falancaların oğlu nerede? Çocuğu evlenmiş diye duydum en son.’ diye başlayan muhabbetler kenarda kendi halinde çalışan televizyonun büyük şehirlerdeki saltanatını söküp atıyor ve değersiz bir araç haline getiriyor.

Evden Uzakta

Horoz sesiyle uyanıyorsunuz sabah ama öyle sırf siz hayata biraz daha tutunur gibi yapın diye kurulmuş yapmacık doğal tatil köylerindekilerden farklı olarak değişik yerlerden geliyor sesler, ahşap gacır gucur eden balkona çıkıp temiz havayı çekiyorum ciğerlerime. Burada çoğu kişi işine yürüyerek gidiyor çünkü ilçenin iki ucu tamamını yarım saat yürüyerek geçebileceğiniz kadar uzak birbirine. En iyi iletişim aracı camdan birbirine el işareti yapmak ya da camdan cama seslenmek. Sofralar hep kalabalık, herkeste hayatı memnun bir kabulleniş var. Şikayetlenme, daha fazlasını isteme ya da bulunduğu ortamı beğenmeme gibi bir şey hiç yok. İnsanı en çok rahatlatan şey de bu olsa gerek. Huzurlu bir ortamda yaşayabilmek. Sırtlarında yarı uykulu çocukların olduğu eşekler, arkalarında beyaz başörtülü yaşlı ninelerle bağa gitmek için yola çıkmışlar. Hemen dışarıya atıyorum kendimi, çocukluğumdan anımsadığım eski evlerin her birini yeniden görebilmek için başlıyorum gezinmeye. Yavru kedilerle oynayan yalın ayak kafa kabak çocuklar, ektikleri sebze, meyveyi sulamak için bahçelerine suyolu yapan kadınlar. Kendi halinde evlerin önünden akıp giden berrak arıklar. Meyveleri dallarda sallanan çeşit çeşit ağaçlar. Bütün bunlar yeniden hatırlamanızı sağlıyor yaşamın asıl amacını. Yaşam sadece çalışılacak bir işin güvenliği için seneler boyu kursların sınavların arasında hayatımızın tüm dakikalarını ziyan etmekten çok, bize sunduğu ama göremediğimiz bolluğu ve bereketiyle ruhumuzu doyurup onu en temel haliyle yaşamamız gereken bir şeymiş gibi geliyor insana yani en azından bir süre. Çünkü burada arabanız olması gerekmiyor, televizyonunuz, cep telefonunuz, dolmuş ya da otobüs paranız, bilgisayarınızın olması bile gerekmiyor yaşamak için. Her şey evde yapılabilir durumda ekmek, içecek, yiyecek hatta giyecek bile. Çat kapı gelen komşularla sohbetler, sokakları dolduran çocukların gürültüsü insan olduğunuzu hatırlamanızı ve insanoğlunun hayatı kolaylaştırmak için icat ettiği o araç gereçlere şehirdekiler gibi bağımlı olmamanın keyfini çıkarmanızı sağlıyor.

Peki, ben bu yazıyı niye yazdım?

Çünkü teknolojiyle ilerlediğimizi düşünürken, birçoğumuz ruhumuzu doyurmak için daha az çaba sarf ediyoruz. Özellikle benim gibi üniversiteli bir işsizseniz ya da tüm umudunuzu üniversiteden sonra bulunacak bir işin size getireceği imkânlara bağlamışsanız mutsuzluk ve hayal kırıklığı size çok yakın demektir. Daha iyi bir iş, daha çok kazanç daha lüks ev daha iyi araba daha üst model telefon derken televizyon koltuğunda hipnotize olmuş gibi dizi izleyen, abur cubur yiyen ve başkalarının hayatlarına imrenen zavallılara dönüşmemek elde değil. Öyle ki yakında nasıl komşu olunur başlıklı kitaplar rafların en çok satanlar kısmında olacakmış gibi bir his var içimde. Böyle küçük yerler ise ummadığımız zamanlarda bize yaşam destek ünitesi oluyor ve varlığımızın gücünü yeniden hatırlayıveriyoruz. Kendimize saygı duymayı ve sürüden ayrılabilme gücünü kazanıyoruz. Metropolünüze döndüğünüzde ise hiçbir şey sizi öyle çok üzemiyor çünkü hayatta her şeyin bir araç olduğunu anlıyorsunuz. Kendinizi bulmanız ve mutlu olmanız için geliştirilmiş bağımlı olmaya değmeyen basit araçlar.

Uniquen…

Paylaş

  • Facebook'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır)
  • Twitter üzerinde paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır)
  • WhatsApp'ta paylaşmak için tıklayın (Yeni pencerede açılır)
Share


You might also like

On The Go – 10
31/01/2016
Haftasonu Dolusu Moda
25/04/2011
23 Nisan’da Blogun Sahibi..
23/04/2011

Leave A Reply


Bir Cevap Yazın Cevabı iptal et



© Copyright Fashionably Digital Adventures 2020