Tag Archives: yaşam

Haftasonu Dolusu Moda

Tamam, bıyıklara alışmak biraz zaman alıyor. Ancak dolu dolu geçen haftasonundan kalan bu kare gösteriyor ki sadece ben değilim bıyıkları yeniden ‘moda’ ilan eden.

Cumartesi’nin ilk bir kaç saatini Sapphire AVM içerisinde yer alan T.Box mağazasında geçirdim. Bizim o alıştığımız kutucukların yerini kocaman kocaman mağazalar alıyor, hazır olun derim.

Mağaza içerisinde pek çok ‘alışılmadık’ alet edevat var. Nasıl denir.. Heyecan var! Askılarda önünüzden kayıp giden elbiselerden dijital fiyat ekranlarına kadar pek çok eğlenceli ‘zımbırtı’ T.Box mağazasında bizimleydi.

Bir de şu çok konuşulan ayna!

Bilun Şen ve Cindrella Under The Umbrella ile fotoğraf çektirip bunu dünya alemle paylaşabilen hatta yeri gelince size öneriler verebilen aynanın önünde şımarmadan ayrılamazdım o mağazadan!

Şehirde hayat hızlı. Sarıyoruz bir sonraki güne. Gece Mini Müzikhol’de geçince, 3 saat uyku bile yetiyor bünyeye. Yükselen güneşi Kız Kulesi’nde karşılıyoruz hep birlikte.

 

Şehirde hayat hızlı ama anı çok. Anlatılacak, paylaşılacak, yaşatılacaklar da çok. Bilkent Kültür Girişimi de bunu görmüş, İstanbul’u taşımış tasarımlara. Kız Kulesi’nde ağırladı bizi bir Pazar sabahı, tam yeri tam zamanında. Ürünler ise bir tık uzaklıkta!

Ardından hep beraber Karaköy sokakları, Fransız Geçidi, Köşkeroğlu tatlıları, Tophane’nin nargile dumanı. Üstüne bir de Kağıthane‘nin bu muh-te-şem ürünleri.

Kağıt sanatı denince akla gelecek bu adreste her yerde eğlenceli ve esprili ürünler; çay tabağı desenli bardak altlıklarından ‘Nayır Nolamaz’ notlarına kadar. Uğrayıp keşfedin, alın götürün diye!

Sonrasında artık haftasonu bitmeye yakın. Eve doğru uzun bir yürüyüş, yolda tanıdık yüzler. Bir de baktım rengarenk ışıklar oynuyor ileride, yok yahu, Seda Yılmaz‘ın ayakkabılarıymış meğer!

Bu güzelliklerle vedalaşmak zor ancak haftasonu bu kadar gezinti yeter.

Bak işte, şehir böyle doluyor kimi zaman. Bir haftasonuna ne kadar moda, ne kadar tasarım, ne kadar eğlence sığıyor istenince. Pazartesi günü de oturup haftasonundaki onlarca fotoğraf arasından en güzellerini seçmek kalıyor geriye. Zaten diğerleri de Facebook ya da Twitter üzerinde.

23 Nisan’da Blogun Sahibi..

Tuna (8)UNICEF yararına Roche tarafından düzenlenen ‘Geleceğin Yıldızı Sensin! Ne Olmak İstersin?” resim yarışmasına katıldığı resmini paylaşıyor.

Yaratıcılık, hayallere uzanmak, onları gerçekleştirmek hiç de kolay değil.. Zorluklara rağmen bir gün tam da istediği yerde duran insanlardan biri olman dileğiyle :)

23 Nisan kutlu olsun!

Levi’s Packable & Adjustable

Ne varsa Japonlarda var! diyerek mi girsem, o pazarda daha yaratıcı işler daha çok takdir ediliyor mu desem bilemedim.

Levi’s tarafından Japonya’da satışa sunulan “New Originals – Packable & Adjustable” koleksiyonu karşınızda.

Hani şu bizim bildiğimiz “paçasından fermuarı aç şort olsun” yaklaşımının bir tık üstünde bu kıyafetler.

levis-packable-adjustable-denim-1

levis-packable-adjustable-denim-2

2010 ilkbaharda karşımıza çıkacak olan bu modellerin farklı özellikleri mevcut. Çeşitli modellerde sarı,kırmızı veya mavi detaylar var. Bazıları su geçirmiyor, bazıları fermuarlı.. Ama ortak özellikleri hepsinin de katlanıp taşınabiliyor olması.

levis-packable-adjustabl-denim-3

levis-packable-adjustable-denim-4

Hani sizi bilmem, bir kotu paketleyip taşımak ne kadar ilginizi çeker/işinize yarar. Ancak Levi’s Japonya’da böyle bir hareketi boşuna yapmaz diye tahmin ediyorum :)

Levi’s Japonya sayfasına ulaşıp ürünleri bir de orada görmek için tık tık! – Japonca/İngilizce karışık bir site, uyarayım.

Son söz: Bizim T-box lara benzettim ben, öyle küçücük katlayıp koymaları falan :) Ama tabi burada olay tek seferde sıkıştırılmış ürünün açılması değil, tekrar tekrar katlanabilir olması.

OfficePOD – Home Office

op1

Gelecekteki çalışma şeklimiz bu olur mu bilmem ancak OfficePOD hayatımızı değiştireceğini iddia ediyor.

Bilmem kaç katlı binalarda tıkılıp kalmak..

Her gün trafikte zaman harcamak..

Çalışma ortamındaki negatif etkenler..

Bütün bunları ortadan kaldırıp yerine “evinizin rahatlığı” , “çevreye duyarlılık” ve “yüksek verimlilik” gibi artılar getireceğini iddia eden OfficePOD’a bir göz atmaya ne dersiniz?

Yukarıdaki fotoğrafta bir duşakabin gibi durduğuna bakmayın, OfficePOD aslında “home-office” çalışan ve evinde bunun için bir yer ayırmakta zorlananlar için ideal bir çözüm.

op2

op3

op4

Aslına bakarsanız gayet güzel tasarlanmış bir çalışma ortamı.

Ancak ben ofis ortamında yaratılan sinerjiye inanıyorum sanırım. (Evet henüz işsizim ancak staj süresince buna inanmıştım :D )

Daha fazla bilgi için http://www.officepod.co.uk/

Ancient Industries

İsmiyle müsemma bir internet sitesini tanıtmak istedim sizlere bugün.

Ancient Industries , 1900′lü yıllara güzel bir gezinti yapmanızı sağlıyor.

Sitenin sahipleri dünyanın pek çok yerinde gezip dayanıklı, kullanışlı ve ilgi çekici ev eşyaları toplayarak başlamışlar bu işe. Zamanla eşe dosta dağıtmak zorunda kalmışlar ellerinde kalanları. Ve sonunda “Neden para kazanmayalım?” diyerek bu sevimli siteyle satışa başlamışlar.

ancind

Bulacağınız ürünler tabak-çanak, faraş, sıcak su torbası gibi günlük ev eşyaları olmasına rağmen insan her birini incelerken heyecan duyuyor.

Ürünlerin pahalı olması için herhangi bir bahane bulamasam da (vintage is expensive?) siz de bu siteye bir göz atın,  kendi evinizde durduğu yerde hiç dikkat çekmeyen eşyaların aslında ne kadar kullanışlı ve stil sahibi olduğunu bir kere daha fark edin.

Not: Ancient Industries’e ait bir de blog var, internet sitesi üzerinden ulaşabileceğiniz. İncelemeye alın derim.

Maddenin Koray Caner Hali!

Koray Caner
  • 3 yaşında okuma yazma öğrenip 5 yaşında ilkokula başlamam diğerlerinden zeki olduğumu göstermez, sadece biraz acelem varmış diyelim!
  • 130 kiloya kadar çıktığımda ne oldu bilmem bir gaz geldi tam 50 kilo verdim. Bu yüzden beni eskiden tanıyıp uzun süre görmeyenler de yeni tanıştıklarım da eski-yeni karşılaştırmasını gördüklerinde şoka giriyorlar.
  • Bir şey için “Yapmam!” dediysem bir daha hayır beklemeyin. Zira “Yapmam!” dediğim işi düzgün yapmak için çaba sarf etmiyorum.
  • Gazla çalışırım. Ciddiyim. “Aslansın! Kaplansın!” yeterli beni en olmayacak işi başarırken görmek için.
  • “Gezeleme” derdi ortaokuldaki Türkçe öğretmenim. Ben tersini uyguluyorum bir kaç yıldır. Sürekli oradan oraya gezeliyorum. Yorulsam da değer bence.
  • Madonna konserinde kadının uzattığı mikrofona şarkı söylediğim andan beri o konseri bir nevi ibadet, kendimi de hacı sayıyorum.
  • Dini inancım aslında garip bir seviyede. Adamlarıma söyledim, benim için en uygun inanışı araştırıyorlar şu anda. Kesinleşince bildiririm buradan, siz de takip edersiniz belki.
  • Genetik olarak geçtiğine inandığım bir 6. hissim var. Hele de algı seviyesi yüksek olan başka biriyle karşılaşırsam gelsin “Aaa aynı cümleyi söyledik” ler gitsin “Oha ben de onu düşündüm” ler.
  • Bir keresinde ayağımı kırdım, iki hafta ayağımda alçıyla okula gittim, 3. kattaki sınıfıma tırmandım, hatta tahtaya soru çözmeye kalktım! – Evet, okul birincisiydim.
  • Bir kere ciddi şekilde ölümden döndüm. Sanırım henüz karşı taraf bana hazır değil!
  • Odamdaki onlarca DVD içinde henüz izlemediklerim var. Ve bu henüz izlemediklerimin bir kısmını sanırım hiç izlemeyeceğim. Süs onlar.
  • Lovemark‘larıma ölümüne sahip çıkıyorum. Hani bir gün “Gelin de bizde çalışın Koray Bey” deseler kırmam.
  • 17 yıl boyunca saçlarımı kesen berber bana iki yıl önce “Sen küçükken saçların pırasa gibi çıkıyordu, şekil almıyordu, ben de hep 3′e vuruyordum rahat olsun diye” şeklinde bir itirafta bulunduğundan beridir anladım neden tüm fotolarda kısa saçlı olduğumu. Gerçi haklı, uzayınca üçgen kafalı bir çocuk oluyordum.
  • Kokoreçle ilk tanışmam, üniversitede ilk projemizde açtığımız hayali mekanda kokoreç standı olduğundan kokoreç fiyatlandırmasıyla ilgili araştırma yapmak için Şampiyon Kokoreç‘e gitmemle gerçekleşmiştir. O günden sonra bırakamadım zaten.
  • Günlük konuşmada bazen İngilizce konuşuyor olmam ukalalıktan değil, hızlı iletişim çabasından. Merak etmeyin, Türkçe dağarcığım ortalama bir insandan fazlasıyla geniş.
  • Arada böyle madde madde bir şeyler yazmanın eğlenceli olacağına inanıyorum. Bu ilk denemeydi. Umarım gerisi gelir.

5 Eksenli Hayat Münasebetleri

ilis
  • 1,just 1
  • 1-on-1
  • 2-on-1
  • Everyone-on-1
  • Groupie

Hayattaki ilişkilerimiz tamamen bu 5 eksende ilerliyor, dönüşümlü.

1,just 1 sezonlarımız yalnızlıktan başımızın döndüğü, sevgili-arkadaş gibi birilerini deli deli aradığımız dönemler oluyor. Bu dönemin fazla uzaması durumunda insanın şakülü kayabilir, ayı çıkabülü daş düşebülü..

1-on-1 evresinde sabit bir kişiye karşı sevgi beslenir falan. Hani böyle monogamik takılırsın, platonik takılırsın, ilişki insanı olursun. bu ilişkinin reklamını yaparsın tabi ki, herkesi sonsuuuuuuz bir ilişkin olduğuna inandırarak. 1 kişiden kaynaklı 3493857259045 dert ile boğulup yine de façayı bozmamaya çalışmak da bu evreye denk düşer.

2-on-1 diyince bir algı sorunu yaşanabilir ancak burada bahsettiğim 2-kadın-1-adam klişeleri veya bunların yansımaları olan durumlar. Başka bir paralelden gidecek olursak arakdaş gruplarında da kutuplaşmak örnektir bu 2-on-1 zamanlarına. 3 kişilik kız grubunda 2-güzel-1-çirkin bölünmesi durumunda çirkin olan kızcağıza yazık olur mesela.

Everyone-on-1 sürecinde herkes ve her şey düşmanıdır bünyenin. Ya da herkese ve her şeye karşı sevimsiz bir ısrarcı kin beslemektedir kişi. Çok üzerinde durmak istemediğim bir süreç. Ühü-hü-hü!

Groupie ise bir önce bahsettiğimiz Everyone-on-1 sürecinin ilahi adaletle yoğrulmuş hali.Sadece insancıklar değil, yeryüzündeki mahlukat , hatta God Himself – ki kıdem sırasunda malumunuz en yukarıda, çeşitli zamanlarda oyuna çok feci dahil olur ve tabi ki gücü-kendinden olduğu için senin onun karşısında bir skor elde etmen tahayyül bile edilemez. Hamdü senalar olsun.

So?

hayattaki ilişkilerimiz = hayat ile ilişkilerimiz

Genel

Parıltı – Uniquen


Kasımda titreyerek denize girmek gibiydi yaşadıkları. Anlamsızdı, ama yine de yaşadığını hissettiriyordu. Belki kıyıya koşup havluya sarınabilirdi. Sonra kıyafetlerini üzerine geçirip korunaklı bir yerde ısınmayı bekleyebilirdi. Yani olması gerekeni yapabilirdi. Ama artık istemiyordu. Hiçbir yerde yazmayan ama çekingenliğimiz ve korkularımızla kurallaşmış yaşama şekli boğuyordu onu. Bir sonbahar günü soğuk ama sakin haliyle onu kucaklamış olan ıssız denizi hatırladı. Gözlerini kapatıp anı anına yeniden hatırladı yaşadıklarını.

Günün en sıcak olması gereken öğle saatlerinde kıyafetlerini çıkarıp mayosuyla kaldığında hava buz gibiydi. Su beline gelene kadar titreyerek ilerlemişti, sonra derin bir nefes alıp soğuk suyun içine sakince dalmıştı. Soğuğu yüzünde hissettiği an tüm vücudu sarsılarak titremişti. Garip bir keyifti, çok büyük bir ihtimalle ertesi gün yatak döşek yatacağını bilmesine rağmen adrenalinin damarlarında yol almaya başlaması hastalanma korkusunu bilinçaltının derinliklerine göndermişti bile. İşte tam olarak hissetmek istediğim şey buydu diye geçirmişti içinden. Sonbaharın cılız güneşi denizin dibindeki taşların şımarmasına yetmediğinden suyun altı puslu ve korkutucuydu. Yazın ayaklarını gıdıklayan balıkların bile üşüyüp sıcak yuvalarında dinlendiklerini düşündü. Bir süre sonra su artık o kadar da soğuk gelmemeye başladı, yine de her kulaç atışında tekrar tekrar hatırlatıyordu kendini.

Ciğerine topladığı nefesi bittiğinde suyun altında ilerlemeye devam ediyordu. Ciğerleri zonklamaya başladığında umursamadı. Boğazından yukarı bir yumruğun yolu açmak ister gibi çıktığını hissetti. Yüzmeyi bırakıp hareketsizce suyun altında beklemeye devam etti. Başına keskin bir acı saplandı. Biraz daha beklerse gerçekten boğulacağını düşündü. İşte tam o anda, eğer istemezse suyun yüzüne çıkmayabileceğini anladı. Onu korkutarak hayata bağlayan nefesine ve ne olursa olsun hayatta kalmaya çalışan hayvansal içgüdülerine karşı kazandığı zaferin hazzıyla tek kulaçta suyun yüzüne çıkıp derin bir nefes aldı. Ciğerlerine kaçan suyu, boğazının acısına aldırmadan sert sert öksürerek çıkarttı.

Fark etmeden uzaklaşmış olduğu kıyıya hızlı kulaçlarla yaklaştı. Yaşadığı deneyim soğuğu çoktan unutturmuştu. Kalbinin atışı ise tüm vücudunda yankılanıyordu. Kumların üzerinde duran havlusuna yaklaşırken başka bir zaman bunu yeniden yapmak isteyeceğini anladı.

Şimdiyse bunu sadece soğuk ve karanlık bir denizde değil yaşamın içinde herhangi bir sıradan günün herhangi bir anında yapabileceğini hissetti. Yapmak istediğini… En son şakır şakır yağan yağmurun altında şemsiyesiyle iki büklüm yürümeye çalışırken hatırlayıp yapmıştı. Şemsiyeyi kapatıp sakin adımlarla evine doğru yürümeye devam etmişti. Yanında kaçışan çocuklara, kadınlara ya da cadde üstündeki dükkanlara saklanıp dışarıyı seyreden insanlara aldırmadan sakince yürüyüp evine girmişti. Bir insan kıyafetiyle bir havuza daldığında ne kadar ıslanabilirse o kadar ıslanmıştı ama yapmıştı. Bunu kuzenine anlattığında, iş adamı kimliğini daha çok sevdiğinden beri genç olarak anılmak istemeyen kuzeni; ‘Biz biliriz böyle gençlik triplerini, yaptın da ne oldu, boyun mu uzadı?’ misali önce bir kahkaha atmış sonra aklına yatan yeni bir iş fikri için onu da projeye dahil etmek istediğini ballandıra ballandıra anlatmaya başlamıştı. Eğer kuzeninin onu dinlerken gözlerinden geçen gıpta dolu bakışını o geçtiği kısacık anda fark etmemiş olsaydı, yeni ve güzel hayatı için uygulamaya başladığı kurallardan bir başkasını uygulayıp kuzeni iş planlarını anlatmaya başladığı an tek kelime etmesine fırsat vermeden masadan kalkıp odasına gitmiş olacaktı. Ama yapmadı, tersine onaylar bir ifadeyle dinlemeye devam etti. Çünkü çaresizliğini ve geri dönülmezliği görmüştü o bakışta. Pişmanlığı… Kendini en güçlü hissettiği konuda konuşmaya başlamasından anlaması gerekirdi ama o bakış yetmişti de artmıştı zaten. O yüzden daha fazla üzmek istemedi ve kapattı konuyu.

İki gün önce, taşındıklarından beri, yaklaşık altı senedir, görmediği yaşlı komşularını ziyarete gitmişti iki vasıtayla, önceden olsa omuzlarını silkip ‘Bana ne canım annem düşünsün.’ diyeceği bir durumdu bu yaşadığı. Ama okuldan geldiğinde ekmeğe sürülmüş ev yapımı reçellerin masanın üzerinde onu bekleyişini hatırlamıştı durup dururken ve hiç arayıp sormamasının utancını yaşamıştı, üstelik bu kez eskiden sığındığı hiçbir bahaneye de sığınmamıştı. Kapıya geldiğinde yine içindeki o kolaycılığa kaçan hayvansal güdüler etrafını sarmıştı, ‘Nerden tanıyacaklar seni, belki de korkutacaksın şimdi onları, hem ne konuşacaksın ki?’ diye başının etini yiyen içsesini susturmuş ve zili çalmıştı. Günün sonunda çantasında küçük bir kavanoz vişne reçeli ve kapıdan ayrılırken yaşlıların gözlerinde gördüğü buğulu minnet ifadesinin onda yarattığı huzurla dışarıyı seyrediyordu otobüste.


Artık mutluydu. Yeni yaşam felsefesi, her günü tam anlamıyla yaşamasını sağlıyordu. Sürekli yaşamın içindeydi, ne geleceğe dair hayal kurarken yakalıyordu kendini ne de geçmişi düşünüp zaman öldürüyordu.


Balıklarına yemlerini verirken şükretti. Neye şükrettiğinin ya da kime şükrettiğinin bir önemi yoktu aslında. Değiştiğine şükretmesi yetiyordu.

Bir zamanlar hayatının mutluluğu, elleri arasından kayıp giderken sessizce köşede seyretmişti. Hayallerinin işi için başvurmamasının tek nedeni geçmiş olan başvuru tarihiydi bir de kara delik gibi tüm enerjisini emen korkusu. Arkadaşları dağılıp başka başka şehirlerde yaşamaya başladığında gururuna yenilip hiçbirini arayıp sormamıştı. Belki de bir sonbahar günü üstündekileri çıkarıp soğuğa aldırmadan suya dalması tesadüften öte bir şeydi. Yaşamın yitirilebilen bir şey olduğunu göstermişti kendi kendine. Hiçbir şeyin garantiye alınamayacağını ve üzerini kirletmeden bu hayatta asıl adam olamayacağını öğrenmişti. Geçmişte kaybettiği birçok şey yerine gelmeyecekti belki ama gelecekte yaşayacağı binlerce heyecanlı ve mutlu anın üzerinde duran potansiyel bulutları da dağıtmıştı artık…

Uniquen

Babaanne Evi Gibi Liva!

Bir kaç saate sığdırdığım Ankara kaçamağına bomba gibi düştü bu yeni Liva!

Efendim Ankara’nın muh-te-şem pastane/bistro zinciri Liva’dan bahsediyoruz, hem de Hacettepe Üniversitesi Sıhhiye Kampüsü yanında açılan yepyeni ama bir o kadar da eski şubesinden.

Giriş: Liva Nedir?

Liva Pastaneleri Ankara dendiğinde aklıma gelen şeyler arasında en önlerde sanırım. Muhteşem vişneli-çikolatalı pastalarıyla, saatleri unutturan enfes Pazar kahvaltılarıyla, hiç olmadı gece vakti önünden geçerken “bi çay içelim Liva’da” uğramalarıyla meşhur.. Her şubesinde farklı bir tarz, bir yenilik deneniyor olmalı Liva’nın çünkü her şubesi birbirinden bu kadar farklı ama aynı kalite ekseninde buluşan başka bir pastane/bistro zinciri olamaz sanırım. Tık tık to the Liva - http://www.liva.com

Gelişme: Liva Hacettepe Nedir?

Liva’nın son şubesi, tarihi bir konağın içerisinde, tarihi Hamamönü Evleri arasında can bulmuş Liva’dır. Yine şık, yine alımlı, ancak yıllar öncesinden kalma bir tat bu defa damakta kalan. İçeri adım atıp sola bakıyorsunuz, “Ayak Yolu” yazılmış elle.. Merak edip içeri giriyorsunuz, iki kapı var karşıda. Birisinin üzerinde kırmızı bir tülbent asılı, diğerinde ise bir kasket. Erkek – Kadın ayrımı böyle yapılmış tuvalette, genius! İçeri girdiğinizde ise bir şok daha, lavaboda bildiğin kurna var!

Hani daha iç açıcı detaylara geçecek olursak, üst katta tahta masalar,sandalyeler.. Pencerelerde o babaanne evinde gördüğümüz perdeler, içine kömür konulan eski ütüler.. Duvarlarda eski gazete küpürleri, çeşit çeşit fotoğraflar.. Tavandaki aydınlatmada Anadolu Selçuklu motifleri.. Bir yanda Fransızca yazılar, bir yanda Arapça.. Kültür harmanı bu olsa gerek..

O kadar şık, o kadar güzel ki..

Bütün bu güzelliğin içinde iki kişilik güzel,kolay bir kahvaltı alıyoruz.. Yanında Mıhlama ile.. Kuymak yani,bildiğin bizim kuymak.. Karadenizli olduğumuzu anladılar tabi, bir yandan da sürekli Karadeniz müzikleri çalmaya başladı.. Şaşırdım açıkçası sabahın 9′unda tulum sesi duyduğuma..Ahanda bu da kahvaltı, gözümüz açılsın tekrar..

liva

Böyle bir kahvaltıyı düşünün işte o tahta masalı, babaanne perdeli odada.. İnsana insanlığını hatırlatıyor bir kaç kere daha..

Sonuç: Zamane Livası

Bugün gidip gördüğüm, sabah kahvaltısında muhteşem havuç reçeli (evet, havuç) ile beni mest eden Liva Hacettepe, ilk fırsatta gidilecek yerler listesine alınsın! Hele de eskiye dair tutkunuz, damak tadınıza inancınız varsa. Hatta beraber gidelim, dediğim gibi, ilk fırsatta!