Tag Archives: İstanbul

[o benim dünyam / that's my world]

Kopenhag Deneyimi Kutuda!

kopenhag

Kopenhag üzerine bir oyun!

Evet, bu masa üstü oyun, oyuncularına bir Kopenhag deneyimi yaşatmak için hazırlanmış ve fotoğraflardan gördüğümüz kadarıyla muh-te-şem!

Monopoly benzeri bu oyunu gerçekten çok merak ettim, çünkü gördüğünüz gibi ayrıntılara çok önem verilmiş ve gerçekten türünün en güzel örneklerinden olmaya aday.

kope

Piyonlar arasında “bisikletle Kopenhag turu atan genç” ve  ”çocuklarıyla bisiklete binen anne”  gibi örnekler mevcut; oyundaki paralar da Kopenhad özelinde tasarlanmış.

Bu örneği görünce ilk olarak “Ne olur birileri de İstanbul için bunu yapsın!” dedim yüksek sesle!

Bu kadar özellikli, güzel düşünülmüş ve oyuncularına “İstanbul deneyimi” yaşatma amacı ile hazırlanmış olan bir İstanbul oyunu da olsa, herkesin evinde bulunsa, ne tatlı olurdu..

Hele de şu “2010  Avrupa Kültür Başkenti ” payesi ile gözler İstanbul’a çevrilmişken..

[o benim dünyam / that's my world]

The Dervish House – İstanbul, 2027

2027′nin İstanbul’u ile yüzleşmeye hazır mısınız?

The Dervish House, İngiliz bilim kurgu yazarı Ian McDonald‘ın Temmuz 2010′da raflarda yerini alacak olan yeni kitabı.

Tanıtım metninden gördüğümüz kadarıyla yakın gelecekteki -2027- İstanbul’da geçen ve birbiriyle bağlantılı olan üç hikayenin anlatıldığı bir roman var karşımızda.

Daha önce “River of Gods” , “Cyberabad Days” gibi kitaplarında 2047 yılının Hindistan’ı ile okuyucu karşısına çıkan, “Brasyl” ile üç farklı zaman dilimindeki üç farklı Brezilya’yı gözler önüne seren McDonald’ın bize sunduğu 2027 İstanbul’u biraz karışık aslında.

dervishhouse

* Kitabın bence bir hayli estetik olan kapak çalışmasında İstiklal Caddesi’ni ve tarihi tramvayı görüyoruz, etrafı tamamen çarşaflı insanlarla çevrili olarak.

* Kitaba göre 2027 yılında Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyeliğinin 5. yılını kutluyor. 100 milyona yakın nüfusu ile Avrupa Birliği’nin en büyük ve en çeşitli ülkesi konumunda olan Türkiye doğu pazarlarına açılan bir kapı, Rus ve Orta Asya doğal kaynaklarına ulaşılan bir köprü ve Avrupa’nın pis işlerinin sürdürüldüğü bir arka bahçe.

* Tanıtım metnindeki “Yeni bir gün, yeni bir otobüs bombalaması” ifadesinden görüldüğü üzere sürekli bir karışıklık içerisinde.

Anlaşılan o ki, bir gösterip iki vuran cinsten bir İstanbul var karşımızda. Şimdilik Temmuz 2010′u bekliyoruz bu kitabı enine boyuna tartışabilmek için. Ama içerik ve kapağın bir kesimi hayli rencide edeceği belli.

[moda / fashion] [müzik / music] [o benim dünyam / that's my world]

Bir Nefeste Bir Hafta!

“Bir haftadır nerelerde bu çocuk?” dediğinizi duyar gibiyim demek isterdim ama diyemiyorum, hani neredeyse kimse sormadı.

Ancak ben geçtiğimiz haftanın olanını bitenini paylaşmak istedim. Zira ajandada çok güzel bir İstanbul gezentiliği vardı.

O kadar çok şey yaptım ki kısa bir özet bile canınızı sıkabilecek derecede uzun olacak..Başlıyor!

Nişantaşı’na çıkarken Hermès‘e bakakaldım, evet! Cesaret gösterip Prada‘ya burnumu sokuverdim. V2K Designers‘ta Vivienne Westwood Erkek tasarımlarına salya akıttım.

Kırıntı‘da “starter” denen şeylerin aslında ana yemek kadar doyurabileceğini hatırladım, ve fakat Nişantaşı Kırıntı’da ilaç niyetine bir priz bulamayacağımı öğrendim. Ha tabi bir de bir ayrıntı.. Menüde hem “soğan halkaları” var hem de “onion rings”. Hayırdır inşallah? Efendim, “onion rings” olan kocaman soğan halkalarını direk kızartmakmış da “soğan halkası” olan soğan püresinden yapılan kızartmaymış.Vay vay..

Son bir kaç yıldır İngiltere’de yaşayan arkadaşım Starbucks‘tan Caramel Macchiato almam için bana “Al sana 2 pound” diyince kendisine caaaanım ülkemin güzelliklerini hatırlattım, kahvenin burada pahalı olduğunu öğrettim.

Kanyon’da Num Num yine enfesti. Hani güya burada da “starter” moduna girmek istedik ama ne mümkün! Böyle mekanlarda tabaklar ve içindekiler giderek büyüyor mu bana mı öyle geliyor?

num

Kanyon’da Avatar‘ı 3D izledim. Cinebonus rocks! Cidden! Filme gelince, eh meh.. Görselliğin dibine vurmuşsun tabi ama hani “konu yok, konu” diye inledim. Gerçi film boyunca epey eğlendim çünkü ben dahil herkes defalarca 3D gözlükleri çıkartıp gerçek görüntü ile gözlüklü görüntüyü karşılaştırdı. Sürekli eli gözlüğünde insanlar görmek bir yerden sonra bendeki makarayı koparttı..

3d

Yana yakıla Lady GaGa – The Fame Monster albümünü aradım Kanyon’da. Ancak maaaaaaalesef yokmuş da orada burada olurmuş da.. Güvendim gittim İstinye Park’a, orada var diye, efendim neymiş, onlar da özel siparişmişmiş. Allahtan Beyoğlu şubesinde iki tane vardı ve onları kendi adıma ayırttım, yoksa sinirden çıldırabilirdim. El-sonuç; artık The Fame Monster albümüm var! İçinde iki CD var, The Fame ve The Fame Monster. Yay!!

İstinye Park demişken, öğlen yemeği için uğradığımız Masa‘dan bahsetmemek olmaz. Dört bir yanınızda dünyanın en büyük markaları varken bir şeyler yemek gerçekten muhteşem! Ancak böyle hani orada öyle insanlar var ki, kendinizi önemsiz,küçük hissetmeniz işten bile değil!

Markalar falan demişken, o kadar gün boyunca tembelliğim yüzünden kendime doğru düzgün bir şeyler alamadım bile! Farklı semtlerde 3 Mango, 3 Zara ve bilumum diğer mağaza gezmeme rağmen kendime aldığım en ufak bir şey yok!

Sanırım bu İstanbul turunun en şanslı isimleri annem ve kardeşim, çünkü onlar için GAP‘i alt üst edip birer yılbaşı hediyesi aldım. Bu arada GAP yeni yılı geleneksel lacivert torbaları yerine kırmızı torbalarla karşılıyor ve her hediye paketinin üzerine hediyenin kimden kime gittiğini yazabileceğiniz bir etiket takıyor. Hoşluk bu değil de nedir? (GAP kampanyasına daha sonra değineceğim, fazlasıyla eğlenceli bir reklam kampanyaları var bu yıl!)

[moda / fashion]

Tokyo Hermès’e Bakakalmak

hermes

Bu bir Hermès haberi, ancak İstanbul’a açılan mağazayla ilgili değil.

Evet, aslında Fransız Hermès ve İstanbul üzerine bir yazı daha güzel olabilirdi belki. Ya da ben saatlerce Birkin ve Kelly modellerinden bahsedebilirdim.. Ancak ben bugün çok uzaklardan, Tokyo’dan bir Hermès haberi sunuyorum size.

Tokyo’daki Maison Hermès mağazısının vitrininde aşağıdaki çalışma sergilenecek 2 ay boyunca.

hermeswind

Japon sanatçı Tokujin Yoshioka’ya ait bu görsel düzenleme ilk gördüğüm andan itibaren beni benden aldı! Boşlukta asılı duran Hermès eşarplarına arka fonda, fotoğrafta duran kadın üflemeye başlıyor ve boşluktaki eşarp dalgalanıyor.

Sırasıyla bir soldaki bir sağdaki görsel düzenleme aktif hale geliyor.

Eğer İstanbul mağazasında da böyle yaratıcı işler yapacaklarsa her gün mağazanın önünde uzun süre zaman geçirecek gibiyiz.

(Youtube açılmadığı taktirde DailyMotion linki için Tık: Hermès Tokyo )

http://www.tokujin.com/

http://www.hermes.com/

[etkinlikler / events]

GREASE, Türkiye’de! 2010′u Bekle!

Efsane müzikal Grease Türkiye’ye geliyor evet ama bil bakalım nasıl?

grease

Astoria Alışveriş Merkezi ( Tık: Astoria ), evet hani şu girişinde muhteşem bi Kitchenette olan AVM, 2. yılını kutluyor, GREASE Müzikali’ni Türk seyircisiyle buluşturarak!

Henüz internet sitesi aktif değil, kocaman bir “Coming Soon” karşılıyor bizi..  Tık: Grease Turkey

25 Mayıs – 2 Haziran 2010 tarihleri arasında Turkcell Kuruçeşme Arena’da gerçekleşecek 8 gösteriden birisin davetiye kazanabilmek için yapman gereken ise Astoria AVM’den toplamda 500 TL değerinde alışveriş yapman. Eğer diyorsan ki “Ben daha çok harcarım arkadaş!”, o zaman en fazla alabileceğin davetiye sayısının iki olduğunu hatırlatayım.

( Wow – koraycaner’e bak sen, okuyucuların maddi durumlarına göre alternatifler bile yaratıyor bazen!)

Toplamda 16.000 davetiye ile sınırlı olan bu etkinliğin davetiye dışında bilet satışı gerçekleşecek mi bilmiyorum ama emin olduğum şey 2 Aralık 2009 – 31 Mart 2010 tarihleri arasında Astoria AVM’nin deli gibi müşteri akınına uğrayacağı.

Bakalım o şanslı 16.000′e aramızdan girebilecek birileri olacak mı?

[etkinlikler / events] [moda / fashion]

Moda Galata’da!

Yarın yani 9 Aralık 2009 itibariyle İstanbul’da modanın sesini Galata Meydanı’ndan yükselirken duyacaksınız ve bu ses tam 5 gün boyunca, 13 Aralık 2009′a kadar sürecek!

Beyoğlu Belediyesi ve Moda Tasarımcıları Derneği’nin ortaklığı olan bu projede bizim o yüzyıllara dayanan Galata Kulesi’nin etrafında aralarında yeni yüzlerin de olduğu 27 Türk tasarımcının işleri çok özel fiyatlarla satışa sunulacak, bazı işler de görücüye çıkacak!

GalataModa

Bahar Korçan, Arzu Kaprol, Özlem Süer ve daha bir çoğu sizi 9-13 Aralık 2009 tarihlerinde Galata Meydanı’nda bekliyor olacak. Biraz modaya ilginiz varsa “Yılbaşı için ne alacağım?” sorunuza ilk alternatif sanırım GalataModa olacak :)

Ben orada nasıl bir atmosfer olduğuna şahit olmayı çok isterim açıkcası, bakalım yolumuz düşecek mi..

Ama eğer İstanbul’daysanız kaçırmayın.. Bakın Yılbaşı modu nasıl da farklı kanallardan geliveriyor :)

[o benim dünyam / that's my world]

LEGO vs. Barbie , In Istanbul!

Yakın zaman önce açılan Forum İstanbul AVM’yi daha ilk haftasında buraya taşıyan şey, 17 Kasım 2009 – 24 Ocak 2010 tarihlerinde ziyaret edilebilecek olan “Barbie ve LEGO ile 50 Yıl” isimli sergi.

Benim henüz gidip görme fırsatım olmadı ancak gazetelerde çıkanları gördükçe içim içimi yedi!

Bu sene tüm dünyada çeşitli etkinliklerle 50. yaşını kutlayan ve geçen 50 yıl içinde şekilden şekile giren Barbie’nin yüzlerce modelini bu sergide bulabileceğimizi öğrendim mesela..

Ve tabi “bir gün LEGO’dan ev yapıcam” demecimin kaynak noktası olan o muhteşem LEGO’ların dev modellerinin bu sergide olacağını duydum..

Bugüne kadar 40′tan fazla şehirde milyonlarca ziyaretçi tarafından görülmüş sergi..

Orada olup LEGO’lardan yapılmış devasa bir Yoda ile takılmak istemez miydin? Ya da yüzlerce Barbie içinden en çok hangisini beğendiğine karar veremeyip oyuncakların dünyasına dalıp gitmeyi?

Ha unutmadan, sergi içerisinde Barbie’ler ve yüzlerce LEGO parçası olan bir oyun alanı da varmış, benden söylemesi ;)

Sergi haberini okuyunca aklıma ilk gelen  ”Barbie ve LEGO ile ilgili herkesin anıları vardır!” düşüncesiydi.

Hangimiz o birbirine eklenmiş iki plastik parçayı bir uzay gemisi ya da bir süs köpeği yapmadık ki?

Bazen arabanın gövdesi olan o parça yeri geliyor kılıç oluyor, bir anda robotun kafası oluveriyordu.

Kim oyuncak bebeğinin saçlarını tarayıp sonra da annesinden gördüğü saç boyama işine girişmedi ki?

Ya da Barbie ile Ken’i biyoloji kitaplarına ders olacak nitelikte çiftleştirmediğini söyleyebilecek yoktur herhalde.

Yıllar içinde sadece bizim gibi kendi hayal dünyalarında yaşayanlar değil, dünyanın hayal gücüne yön verenler de Barbie ve LEGO ile haşır neşir oldular.

LEGO ile yapılamayacak şey yoktu zaten. Nette arattığınızda yüzlerce eşyanın LEGO ile yapılmış halini görmek mümkün.. Ama en çok hoşuma gidenler şu 2007 çıkışlı reklamlar.. Gerçekten de imkansız diye bir şey yok ha? (Tabi ki M.C. Escher tarafından bize kazandırılan orjinallerine bir selam çakmak gerek, u know! )

Lego Escher

Lego Escher

Barbie ise çok daha göz önündeydi, belki işi buydu! Yıllar içinde pek çok designer tarafından giydirildi, pek çok ünlü yüzün Barbie versyionu rafları süsledi. Aşağıda da sırasıyla Givenchy, Vera Wang ve Versace tarafından giydirilen Barbie’leri göreceksin.

Givenchy Barbie

Barbie Vera Wang

Versace Barbie

Toplayalım olayı, Barbie ve LEGO gibi dünyayı yıllardır etkileyen – ve tabi ki dünyadan fazlasıyla etkilenen – iki oyuncak deviyle ilgili (tahminimce muhteşem olacak) sergiyi ziyaret etmek istersen, buyur Forum İstanbul’a.

Yoksa evdekilerle oynamaya devam. :)

[o benim dünyam / that's my world]

Çengelköy Pazarı

Bir Pazar sabahı.. Zaten geç uyanılmış.. Zar zor, ayak direye direye kahvaltı edilmiş..  Hadi dedik, kalk gidelim.. Çengelköy‘e..

Uzun günün başlangıcında Dikilitaş’tan Beşiktaş’a yürüdük öncelikle. Pırpırlarımızdan birine binip soluğu Üsküdar’da alıyoruz. Deniz’in üzerinden bu kadar güzel, güneşli bir havada geçiyor olmak bambaşka bir keyif.. Üsküdar’dan bir dolmuşla Çengelköy’e geçebiliyorsunuz. Ancak yol uzun.. Belki de bana uzun geliyor, tez canlı olduğumdan..

Çengelköy

Çengelköy’e girdiğimizde direk “Fiko nerde?” triplerindeyiz.. Bunca yıl sonra “Süper Baba” havası yaşamamız bir yana, Çengelköy Hıyarı tabanlı espriler bir yana..

Çengelköy’de meşhur Çınaraltı’nda yer kapmaca çalışmalarına giriyoruz. Malum, Istanbul’da her yer böyle Pazar günü.. Kahvaltı, brunch, 5 çayı.. Ne olursa olsun amaç, o denize sıfır çay bahçelerinden birinde yer kapma çabası..

Biz şaşkın tavuklar gibi sağa sola bakarken bizden sonra gelenler dolduruyor masaları, vazgeçip , “Buradan da  gemiler görünüyor” diyerek biraz daha içeri kısımdaki masalardan birine yerleşip çayımızı içiyoruz.

Bir cesaret Kanlıca’ya geçme kararı. Yoğurt falan hani.

Otobüsten iner inmez tespit geliyor Kanlıca için, “yalıları geç solda, diğer yalılardan önce”. Hakikaten de öyle, o evlerin arasında kalakalmış bir güzellik.

Açlık durumlarımız var artık, “leş kebap” yemek üzere ilk gördüğümüz kebapçıya giriyoruz. Ağır kokular içerisinde, leş kebapçıda karnımızı doyuruyoruz.

Ve tabi ki pudra şekerinin dibine vura vura yoğurt yemek..

Dönmeye karar veriyoruz, artık akşamı ettik. Ancak bir sorun var, trafik!

Otobüsün ilerlemez oluşu benim sinirlerimi kaldırıyor haliyle. Alışık değilim ben böyle şeylere!

Bitmeyen yol bitiyor, Paşalimanı’nda muhteşem bir çay bahçesinde bitiriyoruz geceyi. Boğazın kenarında, muhteşem bir yer, tavsiyemdir! Hem fiyatlar makul, hem manzara muhteşem. Üsküdar iskelesine yürüme mesafesinde.. (Not: Çay bahçesi dediğime bakmayın, muhteşem bir yer!)

Gecenin son ışıkları boğaza vururken Beşiktaş’a dönüyoruz..

Çengelköy’e diye başlayan yolculukta Üsküdar, Çengelköy, Kanlıca derken güzel bir tur atıyoruz.. Güneşli bir Pazar günü için ideal desem, tavsiye etsem yeridir.. Ne kadar kalabalık, o kadar iyi!

[o benim dünyam / that's my world]

34′ten Arda Kalan

In Istanbul, days are eager to meet the night. Or, this is an imaginary capsule that I’m in!

Geldiğimden beri zaman nasıl geçti anlayamıyorum. Ama anlamasam da anlatabilirim sanırım. Here we go!

İstanbul’da günün değeri farklı. Ya da uzaktan çalan davulun sesi bu, hoş…

Daha gün gözünü açmamışken indim toprağa, bir kapı önünde kitap okurken buldum kendimi. Sonrasında oradan buraya koşuşturmalar, derken gece..

Gecesi güzel buraların, gündüzüne pek kafam gitmiyor. Gecesinin serinliğinde oradan oraya gidiliyor ya, onu seviyorum ben! Dans ederken terleyince üstünü başını kurutan o boğaz esintisine düşkünüm daha çok.

Asmalı Mescit‘te herkes birbirine bakıyor. Eğlenmeye gelmemişler sanki, amaç : Gözlemlemek!

Ha sanki İstiklal‘in diğer köşeleri farklı mı?

Upuzun yol, karşılıklı bakışmalarla, birbirini tanımayan insanların karşıdaki gözlerde bir tutacak aramasıyla geçiliveriyor bir anda.

Gün sabahı gösterince hiç bilmediğimiz sokaklarda ilerliyoruz. “İstanbul’un orta yeri” diye geçiriyorum aklımdan dudaklarımın ucuna iliştirdiğim ufacık bir gülümsemeyle. Aslında orta yerinde olup da  bilmemek sokakları, dokunuyor kanıma, ama belli etmiyorum sağıma soluma.

Bu gece ise Beyoğlu‘nun başka bir kucağında, Tünel‘de geçiyor, alkolizmayı bir tavanarası rüzgarına kavuşturarak.

Bottoms up!!

Ufacık bardaklar dikiliyor havaya! Bir daha! Ve bir daha!

Shots!

Shot! Shot! Shot!

Dudak ucunda sarkıtılan gülümsemeler yayılıyor çehrelere, biz yana yana ateşe gidiyoruz bir inanışa göre. Bize göreyse sadece alevler içerisinde farklı içecekleri deneyip gençliğimize ekliyoruz maceralarımızı.

Sabahın nasıl geldiğini söylemeye lüzum yok! HANGOVER!!!

Böyle ağzı yayayark söyleyince aslında bazen Cengaver’e benzemiyor değil hani.

Anyways

O son günü denize bakarak geçiriyoruz, hem de Bebek ‘ten.

Krema

Boğazda gezinen kahve aroması, uzun zaman sonra gelen muhabbetin tatlı kreması, o gördüğüm yüzleri unutmama çabası.. Derken, it’s over now..

İstanbul’dan arda kalan bu kadar bir yazı değil elbet. Hem daha çok yolumuz düşecek 34′e. Bu, şimdilik, kısa bir hatırlatma okuyana da yazana da: Unutma, 34 orada!