Tag Archives: deneyim

Genel

Parıltı – Uniquen


Kasımda titreyerek denize girmek gibiydi yaşadıkları. Anlamsızdı, ama yine de yaşadığını hissettiriyordu. Belki kıyıya koşup havluya sarınabilirdi. Sonra kıyafetlerini üzerine geçirip korunaklı bir yerde ısınmayı bekleyebilirdi. Yani olması gerekeni yapabilirdi. Ama artık istemiyordu. Hiçbir yerde yazmayan ama çekingenliğimiz ve korkularımızla kurallaşmış yaşama şekli boğuyordu onu. Bir sonbahar günü soğuk ama sakin haliyle onu kucaklamış olan ıssız denizi hatırladı. Gözlerini kapatıp anı anına yeniden hatırladı yaşadıklarını.

Günün en sıcak olması gereken öğle saatlerinde kıyafetlerini çıkarıp mayosuyla kaldığında hava buz gibiydi. Su beline gelene kadar titreyerek ilerlemişti, sonra derin bir nefes alıp soğuk suyun içine sakince dalmıştı. Soğuğu yüzünde hissettiği an tüm vücudu sarsılarak titremişti. Garip bir keyifti, çok büyük bir ihtimalle ertesi gün yatak döşek yatacağını bilmesine rağmen adrenalinin damarlarında yol almaya başlaması hastalanma korkusunu bilinçaltının derinliklerine göndermişti bile. İşte tam olarak hissetmek istediğim şey buydu diye geçirmişti içinden. Sonbaharın cılız güneşi denizin dibindeki taşların şımarmasına yetmediğinden suyun altı puslu ve korkutucuydu. Yazın ayaklarını gıdıklayan balıkların bile üşüyüp sıcak yuvalarında dinlendiklerini düşündü. Bir süre sonra su artık o kadar da soğuk gelmemeye başladı, yine de her kulaç atışında tekrar tekrar hatırlatıyordu kendini.

Ciğerine topladığı nefesi bittiğinde suyun altında ilerlemeye devam ediyordu. Ciğerleri zonklamaya başladığında umursamadı. Boğazından yukarı bir yumruğun yolu açmak ister gibi çıktığını hissetti. Yüzmeyi bırakıp hareketsizce suyun altında beklemeye devam etti. Başına keskin bir acı saplandı. Biraz daha beklerse gerçekten boğulacağını düşündü. İşte tam o anda, eğer istemezse suyun yüzüne çıkmayabileceğini anladı. Onu korkutarak hayata bağlayan nefesine ve ne olursa olsun hayatta kalmaya çalışan hayvansal içgüdülerine karşı kazandığı zaferin hazzıyla tek kulaçta suyun yüzüne çıkıp derin bir nefes aldı. Ciğerlerine kaçan suyu, boğazının acısına aldırmadan sert sert öksürerek çıkarttı.

Fark etmeden uzaklaşmış olduğu kıyıya hızlı kulaçlarla yaklaştı. Yaşadığı deneyim soğuğu çoktan unutturmuştu. Kalbinin atışı ise tüm vücudunda yankılanıyordu. Kumların üzerinde duran havlusuna yaklaşırken başka bir zaman bunu yeniden yapmak isteyeceğini anladı.

Şimdiyse bunu sadece soğuk ve karanlık bir denizde değil yaşamın içinde herhangi bir sıradan günün herhangi bir anında yapabileceğini hissetti. Yapmak istediğini… En son şakır şakır yağan yağmurun altında şemsiyesiyle iki büklüm yürümeye çalışırken hatırlayıp yapmıştı. Şemsiyeyi kapatıp sakin adımlarla evine doğru yürümeye devam etmişti. Yanında kaçışan çocuklara, kadınlara ya da cadde üstündeki dükkanlara saklanıp dışarıyı seyreden insanlara aldırmadan sakince yürüyüp evine girmişti. Bir insan kıyafetiyle bir havuza daldığında ne kadar ıslanabilirse o kadar ıslanmıştı ama yapmıştı. Bunu kuzenine anlattığında, iş adamı kimliğini daha çok sevdiğinden beri genç olarak anılmak istemeyen kuzeni; ‘Biz biliriz böyle gençlik triplerini, yaptın da ne oldu, boyun mu uzadı?’ misali önce bir kahkaha atmış sonra aklına yatan yeni bir iş fikri için onu da projeye dahil etmek istediğini ballandıra ballandıra anlatmaya başlamıştı. Eğer kuzeninin onu dinlerken gözlerinden geçen gıpta dolu bakışını o geçtiği kısacık anda fark etmemiş olsaydı, yeni ve güzel hayatı için uygulamaya başladığı kurallardan bir başkasını uygulayıp kuzeni iş planlarını anlatmaya başladığı an tek kelime etmesine fırsat vermeden masadan kalkıp odasına gitmiş olacaktı. Ama yapmadı, tersine onaylar bir ifadeyle dinlemeye devam etti. Çünkü çaresizliğini ve geri dönülmezliği görmüştü o bakışta. Pişmanlığı… Kendini en güçlü hissettiği konuda konuşmaya başlamasından anlaması gerekirdi ama o bakış yetmişti de artmıştı zaten. O yüzden daha fazla üzmek istemedi ve kapattı konuyu.

İki gün önce, taşındıklarından beri, yaklaşık altı senedir, görmediği yaşlı komşularını ziyarete gitmişti iki vasıtayla, önceden olsa omuzlarını silkip ‘Bana ne canım annem düşünsün.’ diyeceği bir durumdu bu yaşadığı. Ama okuldan geldiğinde ekmeğe sürülmüş ev yapımı reçellerin masanın üzerinde onu bekleyişini hatırlamıştı durup dururken ve hiç arayıp sormamasının utancını yaşamıştı, üstelik bu kez eskiden sığındığı hiçbir bahaneye de sığınmamıştı. Kapıya geldiğinde yine içindeki o kolaycılığa kaçan hayvansal güdüler etrafını sarmıştı, ‘Nerden tanıyacaklar seni, belki de korkutacaksın şimdi onları, hem ne konuşacaksın ki?’ diye başının etini yiyen içsesini susturmuş ve zili çalmıştı. Günün sonunda çantasında küçük bir kavanoz vişne reçeli ve kapıdan ayrılırken yaşlıların gözlerinde gördüğü buğulu minnet ifadesinin onda yarattığı huzurla dışarıyı seyrediyordu otobüste.


Artık mutluydu. Yeni yaşam felsefesi, her günü tam anlamıyla yaşamasını sağlıyordu. Sürekli yaşamın içindeydi, ne geleceğe dair hayal kurarken yakalıyordu kendini ne de geçmişi düşünüp zaman öldürüyordu.


Balıklarına yemlerini verirken şükretti. Neye şükrettiğinin ya da kime şükrettiğinin bir önemi yoktu aslında. Değiştiğine şükretmesi yetiyordu.

Bir zamanlar hayatının mutluluğu, elleri arasından kayıp giderken sessizce köşede seyretmişti. Hayallerinin işi için başvurmamasının tek nedeni geçmiş olan başvuru tarihiydi bir de kara delik gibi tüm enerjisini emen korkusu. Arkadaşları dağılıp başka başka şehirlerde yaşamaya başladığında gururuna yenilip hiçbirini arayıp sormamıştı. Belki de bir sonbahar günü üstündekileri çıkarıp soğuğa aldırmadan suya dalması tesadüften öte bir şeydi. Yaşamın yitirilebilen bir şey olduğunu göstermişti kendi kendine. Hiçbir şeyin garantiye alınamayacağını ve üzerini kirletmeden bu hayatta asıl adam olamayacağını öğrenmişti. Geçmişte kaybettiği birçok şey yerine gelmeyecekti belki ama gelecekte yaşayacağı binlerce heyecanlı ve mutlu anın üzerinde duran potansiyel bulutları da dağıtmıştı artık…

Uniquen

Babaanne Evi Gibi Liva!

Bir kaç saate sığdırdığım Ankara kaçamağına bomba gibi düştü bu yeni Liva!

Efendim Ankara’nın muh-te-şem pastane/bistro zinciri Liva’dan bahsediyoruz, hem de Hacettepe Üniversitesi Sıhhiye Kampüsü yanında açılan yepyeni ama bir o kadar da eski şubesinden.

Giriş: Liva Nedir?

Liva Pastaneleri Ankara dendiğinde aklıma gelen şeyler arasında en önlerde sanırım. Muhteşem vişneli-çikolatalı pastalarıyla, saatleri unutturan enfes Pazar kahvaltılarıyla, hiç olmadı gece vakti önünden geçerken “bi çay içelim Liva’da” uğramalarıyla meşhur.. Her şubesinde farklı bir tarz, bir yenilik deneniyor olmalı Liva’nın çünkü her şubesi birbirinden bu kadar farklı ama aynı kalite ekseninde buluşan başka bir pastane/bistro zinciri olamaz sanırım. Tık tık to the Liva - http://www.liva.com

Gelişme: Liva Hacettepe Nedir?

Liva’nın son şubesi, tarihi bir konağın içerisinde, tarihi Hamamönü Evleri arasında can bulmuş Liva’dır. Yine şık, yine alımlı, ancak yıllar öncesinden kalma bir tat bu defa damakta kalan. İçeri adım atıp sola bakıyorsunuz, “Ayak Yolu” yazılmış elle.. Merak edip içeri giriyorsunuz, iki kapı var karşıda. Birisinin üzerinde kırmızı bir tülbent asılı, diğerinde ise bir kasket. Erkek – Kadın ayrımı böyle yapılmış tuvalette, genius! İçeri girdiğinizde ise bir şok daha, lavaboda bildiğin kurna var!

Hani daha iç açıcı detaylara geçecek olursak, üst katta tahta masalar,sandalyeler.. Pencerelerde o babaanne evinde gördüğümüz perdeler, içine kömür konulan eski ütüler.. Duvarlarda eski gazete küpürleri, çeşit çeşit fotoğraflar.. Tavandaki aydınlatmada Anadolu Selçuklu motifleri.. Bir yanda Fransızca yazılar, bir yanda Arapça.. Kültür harmanı bu olsa gerek..

O kadar şık, o kadar güzel ki..

Bütün bu güzelliğin içinde iki kişilik güzel,kolay bir kahvaltı alıyoruz.. Yanında Mıhlama ile.. Kuymak yani,bildiğin bizim kuymak.. Karadenizli olduğumuzu anladılar tabi, bir yandan da sürekli Karadeniz müzikleri çalmaya başladı.. Şaşırdım açıkçası sabahın 9′unda tulum sesi duyduğuma..Ahanda bu da kahvaltı, gözümüz açılsın tekrar..

liva

Böyle bir kahvaltıyı düşünün işte o tahta masalı, babaanne perdeli odada.. İnsana insanlığını hatırlatıyor bir kaç kere daha..

Sonuç: Zamane Livası

Bugün gidip gördüğüm, sabah kahvaltısında muhteşem havuç reçeli (evet, havuç) ile beni mest eden Liva Hacettepe, ilk fırsatta gidilecek yerler listesine alınsın! Hele de eskiye dair tutkunuz, damak tadınıza inancınız varsa. Hatta beraber gidelim, dediğim gibi, ilk fırsatta!

Dikkat Fitness Çarpabilir!

Türk’ün ateşle imtihanı gibi bir şeydi sanırım bu benim için!

Karamürsel’de (little town that I am stuck in!) bir spor merkezi olduğunu keşfettiğimde öncelikle bir teknik gezi yapmaya karar verdim! Tabi alışkınız  fabrika teknik gezilerine falan..

İki üç gün önce gidip gördüm mekanı, aletler gayet güzel, ortam da iyi.. Dedim neden olmasın Koray Caner?! Zaten hala işin gücün yok, işsizler ordusunda bir nefersin! Evde üzerine oturup büyüteceğine kaldır da popoyu koş spor merkezine!

Sanırım iki saatten fazla süren bu ilk günde kendimi Sports International’da falan hissettiğimi düşündü insanlar. Böyle bi özen bi özen ki sormayın! Havlumla geziyorum içeride, hijyen tavanda!

Fitness Kills

Salonun sahibi diyebileceğimiz birisi var ortamda, sürekli birşeyler sormamdan sıkılan.. Sağolsun bana hangi alette ne kadar ne yapmam gerektiğini anlatıyor, iyi, hoş.. Ama sanırım benim beklentilerim epey epey farklıydı.. Yani “kaç gün geleyim, ne kadar yapayım, ne yiyip ne içeyim” modunda takılıyorum ben, adam bana “bundan 3 set yap yorulunca bırak” diyip kaçıveriyor falan.. Çok şükür ki daha iyi bir eğitmen var ortamda, benim taa çocukluk arkadaşım Baran.

O tabi böyle günde 3-4 saat geçiriyormuş, bionic-man olma yolunda ilerliyor, ama sağolsun yanlışlarımı düzeltti, epey yardımı dokundu ilk günden..

Bindiğim bisiklet 15 dakika sonunda bana 200 cal – 5.6 km diyiverince bi hoşnutluk olmadı değil bünyede. Tam da Eye of the Tiger moduna girmişken o ölümcül kol kanat bilmem ne çalışma aletleriyle karşılaştım işte!

Zor dostum, çok zor! Gerçekten, insan çok zorlanıyor ilk başta!

Ama işte biraz toparlanabilme ihtimali insana bu zorlukları aşmakta bire bir!

Haftada üç gün alet, bi iki gün ekstra da kardiyo için gitmeyi planlıyorum şu anda ama bakalım kazın ayağı gerçekten de öyle olacak mı?!

Unutmadan, salonda sanırım tek bir CD hazırlanmış, içinde Demet Akalın’dan Deniz Seki’ye garip bir karmaşa olan. Eğer kafalayabilirsem yarın öbür gün oradan Beyoncé, Madonna veya Lady GaGa şarkıları yükselebilir!

Mürüvvet Tatlısı – Hö?

Evet a dostlar, bugün sizlere adı “Mürüvvet Tatlısı” olan bir tatlı sunacağım. Ciddiyim!

Ama öncelikle geliniz, “Bu tatlıyı neden yaptılar bu evde?” diye sorduğunuzda alacağınız cevabı bir dinleyiniz. Çünkü evde gün var! Evet, içinizden geçenleri duyar gibiyim. Ancak şu anda söyleyeceğim şey çok daha fena, çünkü bu bir GECE GÜNÜ!

Nasıl mı?

Her ay seçilen bir kurban – ups yani bayan – olur ya hani bu gün işlerinde. Şimdiki durumda bu normal gündüz gezmesine giden bayanların eşleri çocukları falan da katılıyor olaya, her ay bir evde böyle gece toplanılıyor.

Yekün ne kadar para getiriyor bu iş hiç ama hiç fikrim yok. Sanırım tarife gündüz günü ile farklı değildir. Ancak gündüz günü ile gece gününün farklarına bir bakmak lazım. Ki aslında çok temel iki şey var

1 – Gündüz gününde 10-12 kadın (N.Ş.A.) bulunur. Gece gününde bunların kocası ve çoluğu çombalağı da olduğu için evdeki baş sayısı 30′u bulur.

2- Gündüz gününde 6-7 çeşit mama yapılır. Amanın da tatlılar, tuzlular, meyveler vs. Gece gününde ortak karar alınmıştır, bir çeşit tatlı ve meyve ikramı yapılır sadece. Bolca içilen misafir çayı ikisinde de ortaktır.

Bu iki farkın dışında, olan yine o ayki kurbana - ups yani bayana olur. Ev temizlenir, oturma planları yapılır, alışveriş yapılıp ona göre mama hazırlanır falan. Burada aslında gün gezmesi ile de ilgili bir şeyler yazmak isterim ancak o bir dahaki sefere. (Preview verdin, artık dönüş yok yazacaksın!)

Şimdi gelelim bu gece günü için hazırladığımız Mürüvvet Tatlısına. Aslında eminim ki pek çok yerde daha bilinen ve kabul gören adları vardır bu tatlının. Ancak bizdeki tarif kağıdına annem tarafından bu isimle kaydedilmiş – so chic!

Bugünkü tatlıyı kardeşim yaptığı için onun verdiği bilgilere dayanarak, kendi fotoğraflarımla aktarıyorum sizlere olayı.

3 Yumurta – 3 Fincan Şeker – 3 Fincan Sıvı Yağ – 1 Paket Kabartma Tozu – Aldığı Kadar Un

Bu saydıklarımı bir güzel karıştırıyoruz. Aldığı kadar un kısmına dikkat, malum alabiliyor epey. Bu kısım tamamen sizin geçmiş deneyimlerinize ve becerinize kalıyor.

Hamur

Güzelce karıştırıp yoğurduğumuz bu hamurdan eşit büyüklükte parçalar alıp şekil veriyoruz. Ardından yağladığımız tepsiye dizip üzerlerini çiziyor ve yumurta sarısı ile fiyakalı bir hal almalarını sağlıyoruz. :D

Bakınız aşağıda kendileri fırında için için yanıp güzelce pişerken görülebilir.Fırınımızı daha önceden yüksek ayarda ısıtmış olmalıyız bu arada, hatırlatayım.

Pişer

Bu yakışıklı Mürüvvet Tatlıları fırında pişerken bir yandan da tatlımızın şerbetini hazırlasak iyi olur, değil mi a dostlar?

Bunun için 4 bardak suyu 4 bardak şeker ile karıştırıp bir güzel kaynatıyoruz. Tatlılarımız fırından çıktığında sıcak olan bu şerbeti sıcak tatlımıza döküyoruz. Unutmayınız, sıcağa sıcak!

Ardından soğuyup şerbetini çekene kadar dinlendiriyoruz.

Mürüvvet Tatlısı

Ben bu satırları yazarken tatlımız aynen bu yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz gibi dinlenmekte. Gece günü misafirlerimiz geldiğinde meşgul olacağımdan şimdiden sizinle paylaşmak istedim bu tarifi.

Servis ederken fıstık fındık vb. şeylerle dilediğiniz kadar uçup farklı şekillere sokabilirsiniz Mürüvveti. Yani Mürüvvet Tatlısını.

Son Not: Yemek güzel ama bunu yakmak lazım! Bunun için bir kardiyoke programı da hazırlayacağım sizlere.

Chicken – Jamaican Style!

Hey all!

Bir süredir dünyada hiç bir şey olmuyormuşcasına zaman geçiriyordum. Şimdi muhteşem, denenmiş bir yemek tarifiyle buradayım!

Dün denedim bunu, çok memnun kaldım. Farklı tatlara her zaman yer var bu bünyede malum, bu da en güzellerinden birisi. Gerçi yemekte misafirimiz olan aile dostumuz “kıçı kırık tavuk” olarak nitelendirmiş olsa da, bu basit ama değişik tavuk tarifini yazayım dedim ben!

Here comes the ingredients!

 

- Tabi yaptığınız miktara göre değişiklik gösterecektir bunlar, ben 6 kişilik yaptığım için tarifi ona göre vereceğim.

Malzemeler1

Malzemeler2

12 adet kemiksiz tavuk but

Yarım su bardağı sıvı yağ

Yarım su bardağı limon suyu

2 yemek kaşığı bal

2 diş dövülmüş sarımsak

1 yemek kaşığı tuz, karabiber,kekik

1 yemek kaşığı kırmızı toz biber

Başlayalım!

Tavuk harici tüm malzemeleri geniş bir kapta güzelce karıştırıyoruz. Balı yağa yedirebilmek önemli sanırım burada. Ya da bana öyle geldi uğraşırken.

Ardından bu karışımın içine tavuklarımızı yerleştiriyoruz. 15-20 dakika boyunca tavukların bu sosu özümsemesi (özümsemek? bir yemek tarifi kitabımda karşıma çıksa o kitabı parçalarım!) gerekiyor. Özümseme aşaması aşağıda, buyrunuz:

Sosta beklerken

Resimde pek iç açıcı görünmüyor, evet! Ama yerken tüm bu acılı sancılı yapılış sürecini unutacağınıza eminim!

Tavukları sostan alıp iyice süzüyoruz. Süzülen sosu ayrı ufak bir kaba ayırıyoruz. Sakın ha bu sosu dökmeyin! Daha onu kullanacağız. Coming soon..

Tavuklarımızı isterseniz tavada, isterseniz ızgarada pişirebilirsiniz. Ben fırında ızgara yapmayı daha kolay buldum açıkcası.

Fırında!

200-250 derece arası fırında ızgara seçeneğinde pişirdim, gayet güzel oldular. Arada çevirmeyi unutmayın!

Ha bir de uyarı, öyle fotoğraf çekeyim derseniz pişen yemeği, fırını zönk! diye açmayın, gözünü ağzınız burnunuz yanar!

Tavuklarımız pişerken bir yandan ayırdığımız sosu kaynatıyoruz ve ardından bir kaç dakika kısık ateşte ağzı açık şekilde pişiriyoruz.

Tavuklar pişti, sos hazır. Ben bunun yanında bademli pilav servis edilmesini öneriyorum açıkcası, tavuğa iyi gidiyor! Biraz bademli pilavın üzerine tavuklarımızı seriyoruz, üzerine de hazırladığımız sosu gezdiriyoruz.

İşte size Jamaika Usulü Tavuk

Ve Sonuç!


Nasıl bitirilir bu tür yazılar?

Afiyet olsun!

Genel

Ustam Seslendi Uzaktan – Uniquen

Dün akşam yatmadan önce yarı uykulu ‘Yarın boya yapayım en iyisi.’ dedim kendi kendime, sonrası derin ve rüyalarla dolu bir uyku oldu tabi. Resim kâğıtlarına ya da tuvale yapılan boyalardan farklı olarak ev boyamaktan bahsediyorum. Bir kutu plastik boya, rulo, astar fırçası, kâğıt bant ve bolca gazete ile yapılanından. Bir de şöyle güzel ayarlanmış bir müzik varsa, kendinizi Karate Kid olarak hissetmemeniz elde değil.

Nerden esti de kalkıştım bu işe onu açıklayayım evvela isterseniz. Efendim yazdır, boşluktur, hoşluktur hepsini kabul ediyorum lakin geçmiyor öyle oturmakla. Ben de yeni döneme hazırlık olarak kitaplıklarımı düzenlemeye başladım. Elime bir kitap geçti, adı Yaşamınızda Feng-shui, bu kitabı en son Lise 2’de okumuştum. Biraz okuyayım sonra devam ederim diyerekten daldım bu Feng-shui âleminin içerisine. Dağınıklıktan, kirlerden, tozdan eskiye dair biriktirdiğimiz ne varsa atmaktan bahsediyordu bütün kitap. Eğer evimizi düzenlemeye, temizlemeye ve köşe bucak ne kadar kir varsa yok etmeye karar verirsek hayatımızda kötü giden her şey düzelirmiş. Gaza gelmemek elde değil. Bir yandan kitap okuyorum bir yandan da dileklerimi gerçekleştirmek için hayatımın fırsatını bulmuş gibi seviniyorum. Odamdaki tüm çekmeceleri, dolapları boşaltıp eskiden kalan ve kullanılmayan ne varsa teker teker atmaya başladım. Bir rahatlık ki sormayın. Bitti hepsi, ama sonuçta hızınızı alamıyorsunuz. Her şey çok düzenli ve temiz olmalı takıntısı aklımın bir ucunda beni yiyip bitiriyor. Geçen gün evden çıkmadan önce koridora şöyle bir baktım ki ne göreyim duvarların üst kısımları koyulaşmaya başlamış. Ters giden her şeyin sorumlusunu bulmuş gibi ‘icabına bakarım’ sırıtışıyla evden çıktım. İşte o gün bugündür aklımdaydı boya yapma fikri. Gerekli malzemeleri tedarik edip bugün başladım duvarları (pardon hayatımı) beyaza boyamaya. Hayatım nasıl değişecek bilmiyorum ama duvarlar güzel oldu, ayrıca hayırlı evlat olmak da cabası.

boya2

İşin güzel yanı, boya yaparken insan tüm hayatını irdeleme gücünü buluyor kendinde. Boş bir duvar ve elinde fırça ne yapabilirsin ki başka, başlıyorsun düşünmeye, ertelediğin kararlarını, geleceğinle ilgili planlarını, arkadaşlarını… Her şey nasibini alıyor fazlasıyla. Şöyle ölmeden de bir film şeridi gibi görmek istiyorsanız hayatınızı, boya yapmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Sonunda yorgun bir gülümsemeyle bitirdim işimi. Yoğun ama güzel bir gündü. Bu arada boya yaparken aklıma geldi ben bu kitabı ilk okuduğumda da önceki evimizin duvarlarını sildirtmiştim, nedeni de evde daha önce yaşayanların negatif enerjisini silmekti. :P

Tamam, tamam biraz dışarı çıkıp arkadaşlarımla takılmalıyım. Alışveriş yapmalı, film izlemeliyim. Ve biliyorum, her normal genç gibi hayattan bir şeyler isteyip, olmayınca da sinirlenmeliyim.  Böylesi biraz yorucu sanki :)

Uniquen…

Sticky Sofia, Sweet Madonna – III

SST1

Gerçekten zor atlatıyorum o dakikaları. Sorular yığılıveriyor.

Ya çıkmazsa kadın?

Ya iptal edilir de geri dönersek?

Ya 2-3 gün sonraya ertelenirse? Vizemiz de geçersiz olacak!

diye diye kendimi kemiriyorum. Bunlara sebep olan ise ekran önündeki flatlerden birinin bozulması. İniyor o kocaman şey aşağıya, üzerinde uğraşıyor teknik ekipten birileri. Tepki veriyor seyirci haliyle ama tepki bir süre sonra yerini 60.000 kişilik bir Meksika dalgası’na bırakıyor.  Stadyumun bir başından öbürüne hiç bitmeyen dalgalarla kendi kendini eğlendiriyor insanlar.

Ve an geliyor, ışıklar kapanıyor.

Bum! Bum! Bum!

Ekranda giriş videosu, şeker fabrikasındayız resmen , bir candy iniveriyor aşağıya, sahneye!

Her Madgesty dönüyor bize yüzünü! Ve kulaklarımda bir uğultu. Kimse onu dinlemiyor. Herkes hayatındaki bu dönüm noktasına inanamaz şekilde çığlık çığlığa dile getiriyor şaşkınlığını.

Şimdi ben de isterim tek tek yazayım şarkıları ancak cidden gücüm yetmez. İsteyen setlist’e aşağıdaki linkten bakabilir. Ahanda link:

http://en.wikipedia.org/wiki/Sticky_&_Sweet_Tour

Ama ben burada en çok dikkat çeken şeyleri söylemeliyim sanırım.

- Beat Goes On’da ilk defa karşımıza çıkıyor kendisi. Facebook’a eklediğim bu video herkese açık, oradan görebilirsiniz ilk karşılaşmamızı.

http://www.facebook.com/video/video.php?v=160433771110

-          4 Minutes ile karıştırılmış Vogue çok hoş olmuş! Yeni bir iki figür kattım sanırım kolektif dans hareketleri hafızama

-          Konser günü Michael Jackson’ın doğumgünü olduğu için zaten finalde hoş bir anma yapılıyor, ele beyaz eldivenler geçirilip. Ancak daha öncesinde Holiday’in hemen sonrasında MJ’yi taklit eden bir dansçısı çıkıyor sahneye, hep beraber kısa kısa MJ şarkıları eşliğinde eğleniyoruz ve yukarıya bir selam çakıyoruz. Burada da videosu var.

http://www.facebook.com/video/video.php?v=160436291110

-          La Isla Bonita çok güzel, Lela Pala Tute ile harmanlanmış halde. Tam Çingene durumları.

-          Ve konserin finalinde, ciddi bir climax oluyor Give It 2 Me! Bu versiyonu gerçekten mükemmel! Tekrar tekrar dinlemek istiyorum! Bu versiyonun sonunda Madonna iniyor sahneden, yanımıza geliyor! Ve ben ölüp dirildiğim an olarak hatırlayacağım o zamanı kaydediyorum.

http://www.facebook.com/video/video.php?v=160425481110

Konser sonrasında ne ayaklardaki şiş önemli, ne beldeki ağrı! Ne susuzluk, ne sıkışıklık.. Kadının gözünün içine bakıp şarkı söyledikten sonra, dünya yıkılsa umrumda değil sanırım..

Tarifi mümkün olmayan anlar kalıyormuş elde.. Ve hemen 20 levaya adeta havada kaptığım o tur hatırası t-shirt.

Pek çok fotoğraf, video.. Bir de bu anlattıklarım..

İyi ki yapmışım! dediğim şeylerin içinde koskocaman bir yer ediniyor bu olay.. Bir dahaki Madonna konseri neredeyse gideceğim be! dedirtiyor bir yandan da.. Kısmetse..

finito..

Sticky Sofia, Sweet Madonna – II

Taksiiiii!

Duruyor amcam, “Vasil Levski!” diyorum. “Madunnah!” diyor bana dişlerini gösterip, “Yes be amca!” diyip atlıyorum. Saat daha 13.30 ve ben çoktan sıradaki yerimi alıyorum. Önümde dün geceyi stadyum önünde geçirmiş bir fan grubu var sadece. Anlayacağınız Golden Circle’ın en önlerindeyim!  Beklerken yanıma bizim turla Sofya’ya gelen bir grup Türk geliyor. Beraber çekiyoruz çilemizi, saatlerce. Güneş altında kıpkırmızı oluyorum bir yandan. Aç, neredeyse susuz. Kapılar açılıp da 18.00’da içeri girene kadar o kalabalığın içinde bir şekilde geçiyor zaman. İşin en ilginç kısmı ise pek çok kereler fotoğrafımızın çekilmesi ve hatta Bulgar kanallarına röportaj vermemiz! Evet evet, geliyorlar, başlıyorlar çekime, “Ne hissediyorsun?” dan girip “Ne kadar zamandır bu konser için bekliyorsunuz?” a kadar sorup duruyorlar. TOEFL fatihi bir kişilik olarak tabi ki elimden geldiğince ortalığı toparlıyorum – Yes, I can speak English very well!

Bir anda yine bir kıpırdanma, açılsın kapılar!

Maşallah kontrol diye bir şey yok! Sadece bileti alıyorlar, sahte paraya bakar gibi güneşe tutup geçiriyorlar içeri! – Ya cebimde bi silah olsa, kadına zaten yakın olacağım belli Golden Circle’dayım, patlatıversem beynine? Hiç düşünmemişler, garip.

Koştur koştur içeri girip buluyorum bizimkileri. Önden ikinci sıradayız, runway’in ortasına doğru. Sonradan anlayacağız ne kadar muhteşem bir noktada durduğumuzu.

Beklerken Madonna’nın menajeri Guy Oseary çıkıyor piyasaya. Her konserde Golden Circle’dan ilginç kareler yakalamayı seven Guy’ı çağırıyorum yanıma – buradaki vurgu çok şahane yalnız, adamı ayağıma çağırıyorum! Türkiye’den geldiğimizi falan söylüyorum, o da “Yaa siz de mi?” diyor. Lanet olsun benden önce konuşan Türkler olmuş! Anyways. Kendisiyle fotoğraf çektirip onu kendi macerasına yolluyorum.

Guy Oseary

Sonrasında Antboogie geliyor, böyle esmer kavruk bir dancer kendisi. Bize kartpostal gibi bir şey dağıtıyor, üzerinde kendi resmi falan var.. Pek sallamıyoruz aslında ama bir anda herkes yığılıveriyor ortama; yerimiz, düzenimiz dağılıyor azıcık.

antboogie

Bekleyişimiz neredeyse iki saati bulduğunda Paul Oakenfold çıkıyor sahneye.

Paul Oakenfold

Açıkcası çok çok iyi bulduğumu söyleyemem. Bir saate yakın süren performansının doruk noktası tabi ki yeni Madonna hit’i Celebration oluyor. Bana hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o uzuuuuun aranjede Maddy’nin dansçıları sahnede eğleniyor bol bol.

İşte tam konserin başlama anı!

Heyecan dorukta.

Sahnedeki flatler yer değiştiriyor, her şey majesteleri için hazırlanıyor.

Bum!  Teknik arıza!

teknik

Hayatımda beni en çok kıvrandıran, canımı sıkan, “Ne olur düzelsin lan?!!” dediğim şey gerçekleşiyor.

to be continued…

Sticky Sofia, Sweet Madonna – I

SST1

Bir rüyanın gerçek olması” desem az kalır sanırım bu haftasonu başımdan geçenler için. “Ha geldi, ha gelecek” derken; Her Madgesty Madonna Louise Ciccone; 29 Ağustos 2009’da Sofya’nın Vasil Levski Stadyumu’nda karşımda duruyordu!

O karşılaşma anına geçmeden önce, bu işin öncesini anlatmak gerek sanırım.

28 Ağustos Cuma gecesi ufacık çantama tıkıştırdığım her şeyle – konser için ayrı bir outfit hazırladım kendime! – Yapı Kredi Plaza’nın önünde buluyorum kendimi. Giderek kalabalıklaşan bir insan grubu var burada; sırtlarında çantalar, bazılarında Madonna t-shirtleri falan. Şöyle bir göz gezdiriyorum da, gerçekten her çeşit (!) insan var sanırım. Çok geçmeden iki otobüs ve bir minibüsten oluşan araç konvoyu geliyor ve araçlardaki yerlerimizi alıyoruz. Bizim otobüste pek heyecan yok , he

rkes ertesi günü sağlam karşılamak için uykuya yöneliyor. Ne hikmetse bir ara ekranda Confessions Tour dönüyor.Saatler birbirini kovalıyor.

Bulgar sınırını sorunsuz geçtikten sonra sabaha karşı yol almaya devam ediyoruz. Okuyamadığımız tabelalar eşliğinde adeta köy yollarında ilerliyoruz, Avrupa Birliği’ne katılmış Bulgaristan’ın başkenti Sofya’ya giderken.

Kimse alınmasın ama neredeyse iki günüm bu kadar fakir görünen bir ülkenin nasıl da Avrupa Birliği’ne alındığını düşünerek geçti. Sokaklar henüz savaştan çıkmış gibi soğuk. İnsanlar da sanki son 50 yılı hiç yaşamamışçasına eski. Bazı adamların kıyafetleri, bazı kadınların o saç kesimleri – aman Tanrım!

İlk gün otele eşyaları atıp konser için hazırlanıp erkenden dışarı atıyorum kendimi, yazık ki bendeniz, bu yavrucağız, Sofya’da ço

k gezilesi görülesi yer var zannediyor! Kaldığımız Dedeman Princess , Maria Louisa Blvd. üzerinde artık Allah ne verdiyse ileriye ileriye yürüyorum.  Kocaman binalar arasından geçerken bir anda böyle Kapalıçarşı havası yakalayan bir mekan görüp dalıyorum içeriye. Gerçekten de bir binanın içinde böyle corner almış herkes, çok eskilerden kalma bir Karum havası da yok değil.

Baktım dondurma falan var, hava da zaten sıcak, dedim alayım. Kızceğiz “No English!!” modunda.  Ben çırpınıyorum Euro kabul edip etmediğini anlamak için. “No Euro!!!” moduna geçtiğindeyse başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor bildiğin! Birkaç yerde daha nafile çırpınıyorum ama kimse Euro kabul etmiyor.

Koştur koştur tüm paraları Leva’ya çevirip “Şimdi çıkın karşıma!” edasıyla geziyorum sokakta! İnadım tuttuğu için de dondurma falan almıyorum o satıcılardan. Yine “No English” bir teyzeden gözlük alıyorum, hatıra falan olsun deyü. “Polaroid! No Polaroid! Good!” lafları arasında 12 levaya kaptığım gözlüğümle artık daha bir popstar havasındayım ki açlığım başıma vuruyor, KFC’ye atıyorum kendimi. Allahtan buradaki çocuk “Yes English” tipinden çıkıyor da sakince bir burger alıp tıkınıyorum bi köşede! – Ben köşede tıkınmam Koray Caner! Bunu unutma!

to be continued..