Istanbul Fashion Week – I

Eğer “Hangi tasarımcı kaç parça çıkarmış, nelerden etkilenmiş, nelerden “esinlenmiş” , hangi kumaşları kullanmış” öğrenmek istiyorsanız; adres burası değil bunu bilin. Ben bu 4 günü anlatan geniş bir yazıyla başbaşa bırakıyorum okuyanları, kendi gözümden değerlendirmeye çalışacağım.

Istanbul Fashion Week, benim için artılarını eksilerini değerlendireceğim ve beğendiğim tasarımcıları/tasarımları paylaşacağım bir garip “serüven” oldu; koleksiyonları çok sevdiğim en birinci çalışkan arkadaşım StyleBoom‘un birbirinden güzel yazılarından takip ettim.

İlk kez bir moda haftasına katılıyor olmak heyecan vericiydi evet, ancak sanırım beklentilerim çok çok yüksek olduğu için, arada topallayan bu organizasyona karşı ağır eleştiriler getirdim 4 gün boyunca. Kimi zaman içeri giriş, kimi zaman oturma düzeni, kimi zaman farklı PR şirketlerinin tutumları yüzünden sıkıntılar yaşadık, bütün bunları saniye saniye Twitter üzerinden anlattım zaten. Ancak temelde sıkıntımız “kırmızı halı sefilleri” şeklinde özetlenebilir diye düşünüyorum.

Defilelerin pek çoğunda girişte “Türk blog yazarları beklesin, önce basın ardından yabancı basın en son Türk blog yazarları” şeklindeki rezalet tutumu anlamak mümkün mü? “Blogger mı? Hmm..” diyip dudak bükenlerin aklı nerelerine kaçmış çok merak ediyorum. Her kapıda, oturduğum her koltukta giriş kartıma bakıp “Blogger” yazdığını görünce küçümsemeye başlayan insanlar görmek ne kadar da güzel! Hele bunu yapanların arasında bilinen dergilerden editörler de olunca, tadından yenmiyor.

Kulislerde dönen “bloggerları ezelim” senaryolarının kanlı canlı halini gördüğümüz 4 gün boyunca ne yazıktır ki her yerden “Şu kişi sizinle ilgili böyle dedi.” lafları geldi kulağıma. “Türkiye’de blogger yok” kafasına sahip insanlar tarafından Istanbul Fashion Week’e davet edilen “yabancı” blog yazarlarındaki hayal kırıklığını ise tarif dahi edemem sanırım. Birinci ağızdan duyduklarımı buraya yazsam utanç duvarına dönecek, hiç gereği yok.

Biz nasıl ki yabancı edisyonlar ile Türk edisyonları karşılaştırıp yapıcı eleştirilerimizle ortaya çıkıyorsak, LÜTFEN Türk moda basını da aynı şekilde yapıcı eleştirileri ile karşımıza çıkıp bizi de geliştirmeye çalışsınlar. “Siz kötüsünüz, öylesiniz, böylesiniz” diyip özel hayatımıza kadar takip edip cevaplar hazırlayacaklarına “Gelin biz bunları biliyoruz, birlikte başaracaklarımızı konuşalım” desinler. Yeni dünyada herkese yetecek kadar yer var,  kimse kimsenin işini elinden almayacak, korkmasınlar.

Hiç bir zaman kendim için “Çok iyi bir moda blogum var.” demedim, diyemem de. Benden çok daha ciddi çalışan isimler varken, halt yemek olur bu. Ancak bu başarılı isimlerin bile hakkını vermeyip “copy paste blogger olmak” ile suçlayabilenler olduğu sürece bu tartışmaların sonunun geleceğine inancımı yitiriyorum.

İki tarafın da birbirinden beslendiği ve etkilendiği bir ortamda, zaten yeterince iyi işler çıkmazken bu ego sorunlarıyla uğraşıp zaman harcamak çok gereksiz değil mi sizce de?

Bu tatsız konuyu uzatmaya niyetim yok, iyi olan kazansın, iyi işler yapılsın diyerek bu ilk değerlendirme yazısını noktalıyorum. Okuyanlardan tek ricam bu yazıyı paylaşıp yorumlarıyla zenginleştirmeleri. Bu tartışmayı adam gibi yapıp dikkat çekmediğimiz sürece saçma sapan dedikoduların ortağı olmaya devam edeceğiz.

İkinci değerlendirme yazısında Günseli Türkay, Bora Aksu, Arzu Kaprol ve Istanbul Fashion Week’teki organizasyon rezaletlerinden bir tanesi sizi bekliyor olacak.

9 Dergi, Dergi 9

Bir gün kafası çalışan bir grup insan bir araya gelsin. Zaten başımıza ne geliyorsa, gözümüz hangi güzel işte kalıyorsa, bunlar bu kafası çalışan bir grup insan yüzünden oluyor ya..

Hadi bir dergi çıkartılsın. Adı, 9. Yazıyla, dokuz.

Senede 4 sayı çıksın, her mevsim bir sayıyla karşılansın. Her sayının çıkmasını sağlayan sponsorlar olsun. Bu sponsorları İstanbul’da kimler yansıtabilir diye düşünülsün. Sonunda dokuz ayrı İstanbul kişisi seçilsin, dijitale kaçmadan tamamen eski usüllerle fotoğrafları çekilsin.

Dergi öyle binlerce basılmasın ama, 500 tane yeterli. Tadında kalsın, farkını korusun. Bu 500 adet özel derginin her birinin kapağı da el emeği boyansın, hazırlansın.

İkinci sayı olan Yaz kapağının nasıl olduğunu merak ediyorsan, video aşağıda.

Bu özel dergileri yaratanlarla okuyanlar gerilla partilerde bir araya gelsin, şehri anlatan insanlar şehrin en farklı partilerinde eğlensin.

Bir Facebook grubu kurulsun dergi için, isteyen tıklasın görsün ne olup bittiğini. Ya da KorayCaner’e gitsin bir tanesi, anlatsın o takip edenlere bu “bir grup kafası çalışan insan” tarafından gerçeğe dönüştürülen hayali.

Dergi hem sıkıcı iş günlerine ilaç gibi gelsin, hem sessiz sakin bir akşamüstü faslında sıcacık kahveye eşlik etsin. Bol bol fotoğrafı, dokuz kişilik kontenjanıyla her mevsim bambaşka hikayelerle gelsin.

Merak edilsin, dört gözle beklensin.

Bloomberg Businessweek’teyim

Bu sayfalarda pek çok farklı alandan pek çok farklı şey üzerine karalamalarım oldu, ama ilk kez bu “bloglamak” üzerine bir yazıda kendimi gördüm.  Bloomberg Businessweek Türkiye‘nin 15-28 Ağustos 2010 tarihlerinde okuyucuyla buluşan sayısında, kapak konusu “Bloglasak Mı, Bloglamasak Mı?” olunca, yazıyı hazırlayan sevgili Güneş Kömürcüler de yazısında benden bahsetmeyi uygun bulunca, kendimi bir anda bambaşka bir dünyanın sayfalarında buldum.

Yeni Kanaat Önderleri: Blog Yazarları

Yıllar süren çalışmalarla ürettiğiniz ürün bir anda yerle bir edilebilir. Hem de sadece 140 karakterle. Türkiye’de internet bloglarını ve sosyal medyanın diğer araçlarını reklam ve pazarlama stratejilerine ekleyen şirketlerin sayısı hızla artıyor. Ama bu yeni dünyada, strateji ve planlamanın dışında bir yetenek daha gerektiriyor: Cesaret.”

diye başlayan bu yazının devamında benim de aralarında olduğum bazı blog yazarlarının markalarla ilgili bazı yazılarından örnekler verilmiş. Benim de V2K Designers Beni Sevdi başlıklı yazımdan bir bölüm alıntılanmış.

Buradan hem Güneş Kömürcüler’e hem de Bloomberg Businessweek ekibine çok teşekkür ediyorum. Hem blog dünyası üzerine kafa yorup bir şekilde anlamaya/anlatmaya çalıştıkları hem de bana bu çalışmada yer verdikleri için!

* Bu yazıda Bloomberg Businessweek ekibinin affına sığınarak tarayıcından gelen [kabul ediyorum, kalitesiz] görseller kullandım, ancak böyle bir haberi paylaşmadan da duramazdım!


Puma Puma Boom

Dikkat, sıcak!

Ocağı yaktık, ateşi harladık, bekliyoruz!

Malzemeler arasında renk renk kumaşlar, ince ince iplikler, kalıplar, boyalar, bol bol yaratıcılık, türlü türlü eğlence var.

Ocak başındaki ustalar arasında Oben Budak, Serkan Şedele, Suat Ateşdağlı, StyleBOOM gibi isimler  var.

Her ustanın ekibi, bu ocağın başında, harıl harıl mis gibi Puma’ları hazırlamanın derdine düşecek; eşi benzeri olmayan dumanı tüten Puma ayakkabılar görücüye çıkacak.

Zaten bir süredir Facebook ve Twitter üzerinden duyuruyordum ancak buraya da not düşeyim, ben de ocağın başına geçip birbirinden farklı Puma’ları tasarlayacak olan StyleBOOM ekibindeyim!

StyleBOOM ekibi? Kimler var ki?

Hepimizin duyduğu veya duymak üzere olduğu, birbirinden farklı yönleriyle öne çıkan bu isimlerle bir arada ocağın başına geçmek için sabırsızlanıyorum!

Ekip tamam, hazırlıklar tam gaz, ateşimiz daim Puma’larımız lezzetli olsun! :)

Şimdilik hızlıca paylaşmak istedim, tasarladıklarımızı ve bu süreçte yaptıklarımızı merak ederseniz Facebook’taki grubumuza girebilir, Twitter üzerinden bizi takip edebilirsiniz. Bağlantılar aşağıda, ortaya çıkan ayakkabılar ve devamı ise çok yakında yine bu sayfada.

Destek bekliyoruz ey ahali, gösterin kendinizi! :)

Facebook – Puma Puma Boom

Twitter – KorayCaner

Twitter – MongolianShoeBBQ

Love, As You Live It

Kadın dünyaya kafa tuttu. Yaktı, yıktı, yerini sağlama aldı. Tek hesaba katmadığı, aklını başından alacak adamdı. Ona bir öğleden sonra, kendi çöplüğünde rastladı.

Bakışları birbirine kenetlendi, kadın aşka adım attı.

Nasıl davranmalıydı? Ne olmalıydı? Kendine güvenen bir yırtıcı mı hoşuna giderdi adamın? Şefkate muhtaç gibi görünse, onu daha mı kolay avlardı? Ya öyle ya böyle, onun olacaktı!

Karar ortada, kendi gibi olmaca! Ne gerek var başkası için eğilip bükülmeye, kalıptan kalıba su gibi dolmaya. Tek, dik ve bütün varoluşuyla karşısında, kendi gibi durup sundu yüreğini bu adama.

Ama yine düştü aynı tuzağa. Yıpranmalar, o ilk andan geriye kalan mutluluk kırıntılarının üzerini çoktan örttüğünde başladı açılmaya bu ara. Mesafe arttıkça yalnızlaştı kadın, döndü sırtını adama.

Ortada böyle bir acı varsa, bir suçlu da olmalıydı. Aradı, aradı, aradı.. 2 kişilik bu ilişkide suçluyu bulmak pek de zor olmadı. Öfkesi gözlerinden taştı, tabi ki bunun tek suçusu o adamdı. Nasıl da kendine aşık edip bi başına bırakmaya kalkmıştı?

Kadın bunun altında kalamazdı. O güçlü, o devasa, o kendine sahip; adamın kıçına tekmeyi bastı!

Şimdi tek yapması gereken, çöplüğüne dönüp yeni bir aşka yelken açmaktı. Her seferinde yeni baştan..

*görseller : Kurv Magazine için Teneshia Carr’ın gözünden Tali Lennox

Related Posts with Thumbnails